KÜRT MESELESİNİN YAKIN TARİHİ ÜZERİNE

1. bölüm burada

2. bölüm burada

3. bölüm burada

 

4. bölüm burada

9.

Benzer örgütlerin tamamında görülen bir gelişim çizgisinin sonucu olarak; örgütün, halkın ekserisini kapsayabildiğine ilişkin özgüveninin gelişmesine bağlı olarak temsiliyeti ve hakimiyeti düşman devletin paralelinde işletmek üzere gölge bir kurumlaşma aşamasına geçme çabası görülmektedir. Aslında bu gelişme toplumsal dayanakları olan her örgütlenmenin kendi sürekliliğini sağlamak üzere rasyonelleşme çabasıdır. Aynı gelişmeyi modern devlet için daha tolere edilebilir düzeyde milli görüş çizgisi de göstermişti. Kaldı ki kürtler içinde osmanlı çağından devralınan şer’i hukuk, yerel düzeyde devlete rağmen uzun süre simgesel yaptırım gücüyle işlemiş ve toplumun iç yapılanması devlet dışı meşruiyet odaklarının icazeti ile kendini korumuştu.

Bölgede daha önce pkk’nin cephe örgütlenmesi olarak da ifade edilen meskun bölgelere dağılan ağ-şebeke, bugün yine merkezi bir kararla kck adı ile yeniden yapılandırıldı. 93 sonrasında gördüğümüz gençlik, kadın, öğrenci, dindarlık, alevilik vb. odaklarla yürüyen sivil örgütlenmeler, eskiden beri örgütün hukuk icra komiteleri ve parti komiserleri eşliğinde çalışıyordu. Bugün için yeni olan bir şey yok, yaygınlık dışında. 99’da öcalan’ın mahkemesi sonrasında bizzat öcalan’ın yol göstericiliği ile uzun süre bütün örgütsel enerji, meşru siyaset alanına aktarılabilecek şekilde toplumun içerden hakimiyetine teksif edildi. Dağlarda yerleşik militanların başka bir alana aktarımı yönünde devletin çalışmaları 1999-2010 arasında örgütü ürkütücü bir boyutta gerçekleşmediği için korunma ve savaş makinesini işletme refleksi de ciddi şekilde çalışmadı ve bu sayede rasyonelleşme çizgisi on bir yıllık dönemde hakim eğilim oldu. Bu on bir yıllık sürecin sonunda artık paralel devlet kudretine dönüşme arzusunu açıkça ifade eden bir ağ kuruldu. Bugün kck adıyla bildiğimiz örgütlenme, öcalan’ın rehberliğinde söylemini bulan ideolojik müphemliğe rağmen katı bir stalinist örgütlenme (burada örgütün ilk oluşum döneminin bakiyesi olan kültürün hâlâ işlediğinin garip bir resmi karşımıza çıkıyor) çerçevesinin kuruluş çalışması gibi görünüyor. Fakat ihbarcılık eğilimi ile gazetelerde yazanların -örgüt merkezini tek kudret zannettiklerinden- burada göremediği şey, toplumun bu çerçeveye müdahale tarzının dönüştürücülüğüdür. Örgütün perspektifi maalesef hâlâ soğuk savaş döneminin ceberut kalıpçı aydınlıkçılığı ile malul olmasına rağmen toplumsal çeşitliliğin kendisini hegemonik şemsiye altında yeniden kurduğunu düşünebiliriz. Bu günden sonra asıl sorun, bu hegemonik işleyişe dâhil olmak istemeyen eğilimler kendini ifade ettiğinde ne olacağıdır. pkk-kck örgütlenmesinin özgüvenin yükselmesine bağlı olarak başkalarının olduğu düşünülen kuruluşlara karşı işletilen şiddet pratiğinin nereye varacağı şu anda can yakıcı bir soru olarak kenarda durmakta. Savaş içinde yetişmiş ve entelektüel bagajı oldukça kısıtlı, kendisini partinin kürtlük tanımı dışında hiçbir aidiyetle bağlamak istemeyen genç kesim (öcalan’ın eskiden lümpen gençlik dediği kesim) ciddi bir şiddet potansiyeli taşıyor ve şu an itibariyle bu potansiyelin militan ahlâkı üzerinden bir sınırlamayla dahi bağlanmayacağını hissediyorum.

Yine de umutsuz olmaya gerek yok. Çünkü tarihe bakan herkesin göreceği gibi bir toplumun kendini tek dil-ideoloji-siyaset ile sınırlaması söz konusu olamaz. Totalitarizmin her şeye sirayet etmeye ve yeniden şekillendirmeye niyetli hatta bu misyonla cinayeti estetikleştiren teknik gücü bile bunu başaramamıştı. pkk kendini oluştururken devraldığı bu geleneğin hâlâ tortularını taşıyor fakat ‘zamanın ruhu’ denilen baskılayıcı destek olmadan bu tortunun işlemesi de mümkün değil. Ayrıca aşağıdan ve doğrudan demokrasinin bir söylem olarak, fark kurmak amacıyla sürekli tekrarlanıyor olmasının, teori-pratik çekişmesini yükselterek örgütte er-geç bir iç muhasebeye yol açacağını düşünebiliriz.

10.

Yeni dönemin temel çatışma hatlarından biri de, devlet-pkk arasında müzakere veya kollama süreci nereye varırsa varsın, dini temelli cemaatlerle yaşanan gerilim olacaktır. Bağımsız bir hikâye olarak düşünülmeyi hak edecek cüssede olan ve hizbullah adıyla anılan örgütlenme karşısında pkk’nin geçmişten taşıdığı hınçla gerilim üretmeye niyetli olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca gülen camiası ile topluma nüfuz yönünde beliren çekişme başka bir gerilim hattı olarak beliriyor. pkk uzun süredir bu grupların ilkini hain ikincisini ise düşman simgesiyle kodlayarak kendi hakimiyet sahasında çalışan objektif ajanlar olarak lanse ediyor. Aynı zamanda yüz elli yıldır kürtlerin yaşadığı coğrafyada bütün etnik gruplar ve toplumsal kesimlerle güçlü bağlantılar kurmuş nakşi şebekenin pkk hegemonyasına karşı nasıl tepki vereceğini henüz bilmiyoruz. Uykuya dalmış, toplumsal rollerinden vazgeçmiş izlenimi veren bu şebekeler, modernlikle karşılaştığı noktada ağır darbeler aldı, tasavvur ve algıları feci şekilde hırpalandı, savaş karşısında ise suskun kalışı ile saygınlığını devretti. Şu an için bir kısmı hizbullah örgütlenmesine katılıp bir kısmı pkk hegemonyasını kabul etse de büyük kısmı kendini ak parti aracılığı ile ifade ediyor. Belki geleceğe taşıyacağı mirasın ne olacağını şu anda öngöremiyoruz fakat yeni bir doku üretmek üzere bu şebekelerin bir varoluş refleksi göstereceklerini tahmin edebiliriz. (Hatırlatmak gerekir ki; burada, ancak müntesibin tanıdığı belirgin olmayan bağlantılar ve semboller üzerinden varlığını süreklileştirmiş bir cemaatin yaygınlığını ifade etmek için ‘şebeke’ kavramını şerif mardin’den ödünç almış durumdayım.)

öcalan’ın imralı sürecinde yazdıklarının ve konuşmalarının satır aralarına bakıldığında, dini temelli camialar ile gerilim üretmeye teksif edilen bir enerjinin nasıl çalıştığını görebiliriz. Muhtemelen imralı’ya getirildiği süreçte, türkiye bürokrasisinin özellikle askerlerin 28 şubat sonrası hakimiyeti, gözünü uzlaşma ve barış için laikçi güçlere ve laik meşruiyet motiflerine çevirmesine neden olmuştu. Uzun süre laik seçkinlere, gericiliğe karşı ortaklaşa mücadele etme çağrısını yineledi, ta ki ak parti’nin devletin muktedir temsilcisi olduğuna kanaat getirdiği 2008’e kadar. Fakat 2011 yılında dahi –muhtemelen yanlış bir bilgi sonucunda iran’ın şimdi yeniden aktifleştirdiği bir yapı olarak düşündüğü – hizbullah tehlikesine dikkat çekip örgütünü uyarması, dini temelli yapılara karşı tedirginliğin ne kadar güçlü irrasyonel kodlara sahip olduğunu gösteriyor. Bugün kendini devletle masaya oturmuş olarak gören örgütün, elini masada zayıflatacağını düşündüğü her kuruluş ve organizasyon karşısında tedirgin olması normal karşılanabilir, fakat devletin kendisine karşı işlettiği şeytanlaştırma sürecini kendi rakiplerine karşı işletip onların toplumsal varlığını hazmedemeyen bir kurgu bu noktada yıkıcı bir potansiyeli taşıyor. Yine de ideolojisinin müphem karakteri bütün pkk tarihinde stratejik-taktik değişimleri kolaylaştırdı ve biz bunun yardımı ile rasyonelleşme çizgisinin meşru siyasete uyum sürecini hızlandıracağını umabiliriz.

Bu noktada biraz durup müphem karakter sıfatı ile ne anlatmaya çalıştığımızı biraz izah etmek gerekiyor. pkk’nin bütün gelişim çizgisi boyunca tek ideolojik kurucusu oldu. Kurucu olarak abdullah öcalan her zaman ayrıcalıklı ve kıyaslanamaz bir konumda yer aldı. Mirasını ve çalışma kültürünün devraldığı hareketlerin tamamında söz konusu olan iç tartışmaları pkk de yaşadı fakat öcalan’ın pragmatik ve esnek retoriği, siyasal farklılaşmaları tercüme etme-yorumlama yeteneği, bu tartışma-çatışmaların tamamından galip çıkmasını sağladı. Bu nedenle bunu bir retorik hakimiyet olarak tanımlıyorum. öcalan’ın siyasal macerasına başladığı yıllarda (70’lerin başında) içinde yer aldığı siyasal-kültürel iklimde egemen olan kültüre tâbi olduğunu biliyoruz. O da diğer bütün eğilimlerde olduğu gibi önce farklılığının meşrulaştırıcısı olan bir tarihsel-kategorik anlatıyı, sömürge ve ulusal kurtuluş savaşı üzerinden kurdu. Zorun rolü adıyla tanınan bu tez, dönemindeki benzerleri gibi siyasal eylemin önceliği üzerinden gidecekti. Sonraları kendini yeniden haklılaştıran bu anlatı, farklılığı olarak eylemin yerindeliği üzerinden kendini anlatacaktı.

Eylemin kendini her zaman haklı kılan içkin yapısına rağmen kategorik-kavramsal dil, uluslar arası siyaset iklimine, örgütsel güce, savaşın sınırlarına göre durmadan dönüşecekti. öcalan’ın kişisel iziyle, hep önde gitmenin özgüvenini yansıtan bir hitap eşliğinde bu dil, bütün macera boyunca retorik bir serbestlik olarak kendi alanını açtı. Retorik serbestlik, aynı zamanda sosyal-siyasal bilimlerin, ideolojik yapıtların kavramlarının serbest ve keyfi yorumuna imkân verdi. Keyfî yorumu üzerinden kendisinin ne yapsa bir türlü anlaşılamadığını belirtmekten vazgeçemeyen öcalan aslında, uzun vadede kültürel-düşünsel birikimin üzerine oturabileceği bütün temelleri tahrip etti. Onun sübjektif yorumunun diğer bütün yorumlardan ayrıcalıklı oluşunu kavramayan militanlar, onun atacağı adımları da takip etmede her zaman zorlandılar. Bu lider-örgüt ilişkisi erken zamanda kurumsallaşarak hem ideolojik değişimlerin hem taktik-stratejik değişikliklerin tek kişiye bağımlı olmasını sağladı. sovyet blokunun çözülmesi ve öcalan’ın imralı süreci iki ana değişim dönemi olarak ideolojik-dilsel farklılaşmayı rahatça görebileceğimiz dönemler oldu. Bu dönemlerde öcalan, örgüt içinde sözüne karşı sav ileri sürülemez bir lider olarak değişimin meşruiyetini, gerekliliğini bütün örgütsel dokuya yeniden okudu. İmralı süreci sonrasında dile gelen cinsiyet özgürlükçülük, ekolojik demokrasi gibi kavramlar, alındığı bağlamlara da çokça yabancılaştırılarak örgüt üzerinde bir fark kurma tekniği olarak işletildi. öcalan’ın gücü tam da buradadır. Kendi farkını daima sonraki adımı gören olarak kurarken, örgütün diğer örgütlerden farkını ise eskiyi tek adımda lağvederek başkalarını erişemediği yepyeni bir ideolojiyle oluşturuyor. Bu geçişlerin keyfiliği ve liderin angajmanlarına bağımlılığı nedeniyle örgütün ideolojik yapısı genel olarak yeni farklılık oryantasyonlarına izin verir gibi görünmektedir. Benim müphemlikten kastım ise; etkin irrasyonel kodlara rağmen güçlü-bağlayıcı temellerinin olmaması ve dilin ideolojik zihinde bir kavram kurma aracı olarak çalışmasından ziyade bir farkı kapatmama tekniği olarak işlemesiyle oluşan serbestlik alanıdır. Bunun geleceğimize etkisi, tahmin edilebileceği gibi, örgüt adına konuşma yetkisini elinde tutabilen makamın/önderliğin/bizzat öcalan’ın, örgütüne karşın kısmen bağımsız konumunun avantajı ile serbest hareket alanının çeşitli kombinasyonlara açık olmasıdır.

11.

Geldiğimiz noktada, örgüt liderliği olarak öcalan’ın neredeyse örgütün tamamından, örgüt içindeki bütün denge ve çekişmelerden bağımsız bir rol oynayabildiğini, meseleyi yeniden kurarken örgütün referans dizgesini dönüştürebildiğini görebiliyoruz. Retorik üstünlüğü, örgütün bir arada kalabilmek için ona ihtiyaç duymasını sağlayabiliyor. Bu nedenle çeşitli dönemlerde örgütün farklılaşan çizgisine uyum sağlayamayan, iç çekişmeler sonucu tasfiye edilen örgüt seçkinleri bile çoğunlukla öcalan’ın icazetinin kime gideceğinden emin olmadan yollarını tamamen ayırmadılar. Fakat her şeye rağmen öcalan bugün örgütün tek aktörü değil. Örgüt içindeki diğer aktörlerin konum ve reflekslerini de hesap ederek adımlarını belirleyecektir. Tamda bunun için toplumun kendini örgüte, örgütün de kendini önderlik makamı olarak öcalan’a dayatmasını/etki etmesini sağlayabilecek yolların açılması gerekiyor. öcalan’ın örgütsel ve siyasi farklar karşısında tek filtreden geçen bilgilenme yolu bugün meselenin çetrefilliğini ve bütün aktörlerin konumunu anlamasını zorlaştırıyor.

türkiye’de meşru siyaset alanında yer alan hep-bdp geleneğinin profesyonel siyasetçileri, kendileri hakkında bağımsız bir görüntüyü hakim kılamasalar bile, meselenin geleceğinde ağırlıklı rol ve etkileri bulunan ikinci bir merkezi oluşturuyor. 92’den beri parti üzerinde hakimiyet mücadelesinin sürüp gitmesi, profesyonel siyasetçi bir ağırlığın oluşmasını engelledi fakat bu gelenek yine de kendi siyaset tekniklerine yatırım yapan bir toplumsal kesimin ve parti süreçlerinde rol almış geniş bir grubun icra alanını kurdu. Bu icra alanı, kürt siyasetinde öcalan’ın rolüne denk olamasa da kandil’in rolüne denk olabilecek bir potansiyelin gelişmesini sağladı. Bu grubun retorik üstünlük taşıyacak bir lider çıkaramaması, büyük handikabı olarak beliriyor. Doğal olarak bu icra alanı, sadece ilk siyasal tecrübesini burada edinenlerin değil aynı zamanda farklı örgütsel tecrübe ve rollerin de iş görebileceği bir alan oldu. Bugün kck ismiyle bilinen organizasyonun bdp üzerindeki etkinliği, çok yönlü rol geçişlerinin sürekliliği üzerinden mümkün olmaktadır. Hatta bu geçişlerin sıklığı nedeniyle bu merkezi bdp-kck çizgisi olarak kurmak daha doğru olacaktır. (Fakat bu noktada hatırlatmak gerekir ki kck’yı kandil merkezli bir yapı olarak düşünmekten ziyade, kandilin uyum arzusu olarak okuyorum. Zaten bu yapılanma olmasa bile bdp üzerinde kendiliğinden işleyen hegemonik bir etki vardı.)

Örgütün üçüncü ağırlık merkezi olarak kandili zikredebiliriz. Bugün itibariyle kandil gücünden daha fazla bir etkiye sahipse şayet bunun nedeni olarak gerilla mitine atfedilen değeri gösterebiliriz. Bir taraftan bu mitin simgesel değeri üzerinden edinilen statülerin barış/ateşkes/bekleyiş koşullarındaki belirsiz geleceği bir taraftan da bu insan grubunun tasfiyesiz istihdamı noktasında vizyonsuzluk, savaş ile barış arasında askıda kalma hâlini süreklileştiriyor. Hâlin bıktırıcılığı nedeniyle, uzun süredir rastlamadığımız bir şekilde, kandil kendi ağırlığını diğer örgütsel merkezlerin rolünü kısıtlamak bahasına ileri sürüyor. Yukarıda savaş sürecinin ve militan ruhunun işleyişine çokça değindiğim için kısa geçiyorum fakat, gerillanın merkezi üssü olarak kandil; yok sayma, tasfiye ve imha anlamına gelebilecek bir hamleyi karşılıksız bırakmayacağını ve bütün dengeleri oynatabileceğini belirtmekten vazgeçmeyecektir.

Örgütün dördüncü merkezi olarak diaspora kürtlerinin varlığını düşünebiliriz. Özellikle avrupa’da bazı merkezlerdeki yoğunluklara nazaran genel dağınıklık meseleye güçlü bir ağırlık koymalarını engelliyor. Diğer taraftan diaspora, tabiatı gereği nihai karar süreci sonrasında ortaya çıkabilecek farklılaşmaların imha edilmeden yaşamasını sağlayacak bir alan işlevi görebilir. Diasporanın sivil toplumculuk imkânı, buradaki kürtlerin avrupa siyasal sistemi içerisinde kimliklerini inşalarının türkiye’ye nazaran daha serbest bir ortamda yürütülmesini sağlamıştı. Fakat bu çaba, siyasal bir özne olma meselesi olmaktan ziyade güçlü avrupalı kültüre entegrasyon süreçlerine karşı kendini koruma amaçlı muhafazakar bir cemaatleşme hikâyesi olarak da okunabilir. Bütün diasporalar için sözkonusu olduğu gibi,  yerleşik olduğu ülkelerin ulusal stratejisine angaje olabilmesi ve istihbari oluşumlarının etkisine açık olması ise başka bir sorun alanı olarak beliriyor.

Memleket şartlarına yabancılaşması siyasal karar süreçlerine diasporanın etkin katılımının önünü kesmesine rağmen vazgeçilemez bir ard-alan olarak buradan gelecek moral destek önemini koruyor. Ayrıca diaspora içinde ki profesyonel siyasi kadroların etkisizleşme ihtimali karşısında göstereceği refleks bu ağırlık merkezini yeniden düşünmeyi gerektirebilir.

Fakat bugüne kadar pek ciddiye alınmayan, aslında türkiye’nin batı sahil şeritlerindeki kürtleri de temsil edecek şekilde istanbul, yeni bir ağırlık merkezi olarak yükselebilir. Hatta bütün gelecek vizyonları içerisinde nasıl konumlandırılacağı başlı başına bir sorun olarak beliren istanbul, yaşamlarını belirlediği kürtlerin (kitlesel göçlerin etkisiyle türkiye’de bütün kürt nüfusun ¼ ü bu dar alanda yaşıyor) gelecek tasarımlarının kilit noktası olacaktır. Pratik yolların tamamını çıkmaza sürükleyebileceği gibi toplumsal iklimi itibariyle ortaklık hukukunun kendiliğinden ve diğer örgütsel merkezlere rağmen kurulmasını da sağlayabilir. istanbul bugüne kadar harekete enerji veren, eylem alanı sağlayan ve yaşam döngüsü kurduran özelliğiyle farklı bir etkiyi işletebilir.

Sonuç

Buraya kadar yazdıklarıma geriye dönüp bakınca, okurun gayet kötümser bir tasvir izlenimi edinmesi mümkün. Bu yazının amacı elbette ki umutsuzluğu tahkim etmek değil. Fakat sahici bir umudun sahibi olabilmek için, barış niyetini ibraz ettikten sonra ikide bir tökezleyen siyasi aktörlerin/yapıların nasıl bir sorun yumağı ile karşı karşıya olduklarını da bilmemiz gerekiyor. Benzer tecrübelerin tamamından öğrendiğimiz bir şey var ki, geniş bir toplumsal kesime yayılan hareketlerin şiddet potansiyelleri hızlıca soğurulamıyor ve yine bu hareketler kısa yoldan meşru siyaset alanının öngörülebilir-rasyonel-hesap verebilir konumuna çekilemiyorlar. Uzun yıllar süren savaşların, çatışma alanlarının yerleşik kıldığı davranış usulleri, sorun çözme teknikleri her hâlükarda geride bir tortu bırakıyor. Eğer kürt meselesi için bir barış söz konusu olacaksa; bu ancak uzun vadede siyaset yapma biçiminin meşru sınırlarının devlet tarafından da tanınmış bir toplumsal sözleşme ile yeniden tanımlanmasını gerektirir. Bu süreç yürürse bizzat devletin de dönüşümünü sağlayacaktır. Meseleyi bu şekilde koyarsak silahların bırakılmasından sonra da sürecin devam edeceğini görürüz.

Bütün tarafların defalarca gerileceği, bunalacağı, şiddeti arzulayacağı ve hatta bazen yeniden şiddete başvuracağı bir süreç var önümüzde. Ne olursa olsun bütün taraflar kandırıldıklarını, ihanete uğradıklarını, nefret etmeye hakları olduğunu defalarca haykıracaklar. Olmadığını, olamayacağını ispatlamaya çalışacaklar. Bu yol kısaca geçilemeyecek, hızlıca atlanamayacak. Ama geri dönüşsüz bir sürece girmiş durumdayız. Barış dışında savaş ve kesin kopuş seçenekleri de önümüzde bekliyor. Hiçbir savaş mahiyet değiştirmeden otuz yıl devam edemez. Dün niçin başladığı ve bugün niçin devam ettiği bir tarafa, eğer barışa ilişkin kararlı bir irade gelişmezse on yıl öncenin gerekçe, meşruiyet, öncelik ve tarzı ile de bu savaşın süregitmeyeceğini tahmin edebiliriz. Bir şeyler değişecek fakat bunun maliyetinin ne olacağı zor bir soru olarak kenarda duruyor.

Zorluklara odaklanan bu yazı barış umudu ile yazıldı. Barışın tarafı olacak bir siyasal örgütlenmenin yapısal zorluklarını görünür kılmaya, önümüzde ki yolda sadece pkk’nin değil herkesin hikâyesine eklenecek düğümü ortaya çıkarmaya çalıştı. Kötümser bir analiz heybemizde ne barınması gerektiğini anlatacaktır.

İnşallah, ertelenmiş matemin hakkıyla sona erdirilmesini sağlayacak kadar vaktimiz olur.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 0 votes)

Comments

Powered by Facebook Comments

Related posts:

  1. Sinan Kızılkaya: KÜRT MESELESİNİN YAKIN TARİHİ ÜZERİNE [4. Bölüm]
  2. Sinan Kızılkaya: KÜRT MESELESİNİN YAKIN TARİHİ ÜZERİNE [3. Bölüm]
  3. Sinan Kızılkaya: KÜRT MESELESİNİN YAKIN TARİHİ ÜZERİNE [2. Bölüm]
  4. Sinan Kızılkaya: KÜRT MESELESİNİN YAKIN TARİHİ ÜZERİNE [1. Bölüm]
  5. Sinan Kızılkaya: KÜRT MESELESİNİN YAKIN TARİHİ ÜZERİNE [tüm metin]
  6. Sinan Kızılkaya: Bölüm 1- Kürt Meselesinde Yeni Dönemin Öncesinde
  7. Sinan Kızılkaya: Bölüm 3. Savaşın gölgesinde dört soru…

Tagged in: , ,