Share this post with Digg

 İran zamanı 

Mart sonunda İran’a yapacağı resmî ziyaret öncesinde şöyle buyurmuştu muktedir: “İran bölgeyi kendine domine etmenin gayreti içerisindedir. Buna müsaade edilebilir mi? Bu bölgede birçok ülkeyi bizi de, Suudi Arabistan’ı da Körfez ülkelerini de hepsini rahatsız etmeye başlamıştır, buna gerçekten tahammül etmek mümkün değil. İran’ın bunu görmesi lazım. Irak’ta yapılanları görüyoruz. Bir taraftan DEAŞ ile uğraşılıyor bir taraftan İran’ın oraya göndermiş olduğu Devrim Muhafızları’yla uğraşılıyor.(…) 300 bin insanın katili olan bir durum var ortada bu katile destek veren bir anlayış. Bu savunulabilir mi? Ben Müslümanım diyen bir insanın bu katili savunacağına ihtimal vermiyorum. Şu anda yaşananlar ortada Türkiye 2 milyon insana şuanda ev sahipliği yapıyor. (…) Biz bu görevimizi yapmaya devam edeceğiz ama diyoruz ki, İran’ın bu bakışının değişmesi lazım. Yemen’den şu anda kuvveti, gücü ne varsa çekmesi lazım. Aynı şekilde Suriye’den, Irak’tan çekmesi lazım. Bu ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı duyması gerekir” Bu derin dış politika analizlerinden sonra İran’a ziyarete giden Erdoğan’ın nezaket kuralları dâhilinde ama gayet soğuk karşılandığını biliyoruz. Yola çıkmadan “gelmesin” diyen İran Parlamentosundan, daha sonra da Dışişleri Bakanı Zarif’ten nasıl tepki gördüğünü de: “Stratejik hatalar ve hırslı politikalarla bölgede onarılmaz hasarlara neden olanların, sorumlu politikalar benimseyerek kapasitelerini barış ve huzurun sağlanmasında kullanmaları iyi olur.

 

Ortadoğu’nun iki kilit ülkesi İran ve Türkiye bölgede kesintisiz var olan en eski devletler. Rakip oldukları halde her daim dengeli bir ilişkide olmuşlar, ne olursa olsun birbirlerinin ayaklarına basmamışlar ve açık husumetten kaçınmışlar. Bu ilişki muhtemelen diplomasinin, asil anlamında, en başarılı örneklerinden biridir. Zira 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasından bu yana sürer. Türkiye tarafından iki misal: Bugün 77 milyon İranlının asgarî 15 milyonu Azerî olmasına rağmen Ankara bu devasa Türk ve türkofon kitleyi asla kışkırtmamıştır. 1979 İran Devrimi Batı’nın şimşeklerini üstüne çekmesine ve Türkiye Batı ittifakında olmasına rağmen iki ülke arasındaki ilişkiyi asla Batı-İran ilişkisinde olduğu kadar zedelenmemiştir. İran tarafında ise Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı duyulan alerji ilişkiyi onulmaz şekilde asla tahrip edememiştir. Yaptırım döneminde Türkiye İran’ın en büyük tedarikçisi olmuştur.

 

İran’ın Ortadoğu ve Kafkasya’daki mevcudiyeti ile Türkiye’nin o bölgelerdeki nevzuhur hayalleri ve hataları bu eski dengeli ilişkiyi epeydir zedeliyor. Özünde mantıklı ve yapıcı bir siyasî atılımı başlatmışken AKP Türkiyesi, beceriksizliği ve aşırı özgüveni nedeniyle çuvalladı. Başında AB üyelik perspektifinin verdiği artıdeğerle ilerleyen bu yeni politika, AB’den vazgeçilince Arap ve Müslüman dünya için bir anlam ifade etmez oldu. 1923’ten beri sırtını döndüğü Ortadoğu’da söz sahipliğine soyunan bir yeni yetme olarak ortada dolaşmaya başladı. Yeni atılımın içini doldurabilmek için hiçbir kurumsal ve akademik birikimi yoktu. Dışişlerinde komşuları tanıyan, dillerini bilen memur sayısı dahî iki elin on parmağını geçmez. İlişki geliştirmek için AKP’nin elinde ezberindeki Alevî/Şiî düşmanı Sünnîlikten başka bir dal kalmadı. Ancak bu da işe yaramadı. Sınırlı ve güdük yerel Sünnîlik hâliyle, saldırgan ve paralı Ortadoğu Selefîliğinin etki alanına hızla dâhil oldu. Suriye’deki inatlaşma ve kibir bu yeni ve son derece tehlikeli ortaklığın ana dinamiği oldu. Bugün AKP Türkiyesi Ortadoğu’daki Sünnî eksenin Katar ve Suud’la beraber üç atlısından biri olup, diğerlerinin dümen suyunda hareket eden, NATO ve diğer Batılı stratejik bağlantıları zarar görmüş bir ülkedir. Bu durum önümüzdeki günlerde açıklanacak olan, BM Güvenlik Konseyi’nin 2199 sayılı terörist gruplara yardım ve yataklığın engellenmesini öneren kararının izleme raporunda kayda geçecek.

 

İran’ın aynı Güvenlik Konseyi üyeleri artı Almanya ile vardığı nükleer mutabakatı bu pencereden okuyunca Türkiye’nin Ortadoğu’da hangi lige düştüğü daha iyi görünüyor. İran’a yaptırımların kalkmasıyla iş dünyasının ağzı sulansa da bu şartlarda nükleer anlaşmanın kaybedeni Türkiye’dir. Zira epeydir Batı ile IŞİD ve Selefîlik karşıtı koalisyonun gayriresmî parçası olan İran (tıpkı Kürtler gibi) artık saygınlık kazanmaktadır. Başta ABD olmak üzere diğer Batılı ülkelerle geliştirilecek ilişkiler, doğal kaynağı ve doğru yerde saf tutması sayesinde İran’ı cazibe merkezi hâline getiriyor. Aynı ölçülerde de Türkiye’yi ikinci plana itiveriyor. 1979’da uluslararası camiadan kovulan İran’ın geri dönüşüdür bu.

 

Bu yazı ilk olarak Taraf’ta yayınlandı. Yazarın izniyle burada da yayınlanıyor. 

%d bloggers like this: