Share this post with Digg

via http://www.nationalturk.com/

 

Av. Nihan GÜNELİ

Geçtiğimiz hafta Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Türkiye’de 8 milyonu aşkın kişinin antidepresan kullandığını açıkladı. 2012 yılında yine Sağlık Bakanlığı’nın bir açıklamasına göre ise, depresyondaki kişi sayısı 2 milyon civarında. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, yaşam koşulları bu seviyede seyrederse 2030 yılında depresyonun en yaygın hastalık haline geleceği öngörülüyor. Üstelik Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına bakıldığında, kadınlar erkekleri antidepresan kullanımında ikiye katlamış durumda. Peki bize ne oluyor? Neden depresyondayız?
Aslında depresyon, her insanın hayatının belli bir döneminde yaşayabileceği bir hastalık. Depresyondaki kişi kendini üzgün ve endişe içerisinde hissediyor, her konuyu olumsuz tarafından ele alıyor, geleceği düşündüğünde umutsuz ve karamsar fikirlere boğuluyor, önceden yaptığı iş ve aktivitelerden keyif almıyor, çabuk sinirleniyor, dikkati çabuk dağılıyor, huzursuz, çökkün ve bitkin hissediyor. Bunları değerlendirdiğimde anladım ki mesela ben depresyondayım.
Yaşadığım hayata bakınca asabım bozuluyor. Sadece geçtiğimiz haftaki gündem yoğunluğunu, tüm ülkede saatler süren elektrik kesintisi sebebiyle yerine getiremediğim mesleki görevlerimi, bir meslektaşımın katledilişini canlı olarak takip etmek ve bu katli takiben herkesin birbirine hıncını olabilecek tüm platformlardan kusmasını izlemek zorunda kalışımı, hemen ardından adliyede avukat meslektaşlarımın hiç hak etmedikleri halde aşağılanışlarını, hakaretlere maruz kalışlarını ve nihayet yerlerde sürüklenmelerini, darp edilmelerini ve hatta ters kelepçeyle gözaltına alınmalarına şahit olduğumu düşündüğümde soruyorum: Ben depresyona girmeyeyim de kim girsin?

BİR ADALET SİSTEMİ DÜŞÜNÜN Kİ
Bir adalet sistemi düşünün ki, savunma makamını hor görmek, aşağılamak, hiçe saymak işten bile sayılmasın. Bir adalet sistemi düşünün ki, avukatlar yalancı insanlar olarak lanse edilsin ve sanki onlarınki bir meslek değilmiş gibi davranılsın. Bir adalet sistemi düşünün ki, aynı sıraları paylaşarak aynı hukuk fakültelerinden mezun olduğunuz meslektaşlarınız, size zulmetsin, eziyet etsin. Bu avukatlar size ne yaptı kardeşim?
Bizler, mesleğe başlarken yemin eden, stajyerken hem avukatların, hem savcıların ve hakimlerin, hem de kalemde çalışan memurların adeta kölesi kabul edilen, stajı bitirip avukat olunca da üç kuruş paraya çalışmaya başlayan insanlarız. Geçen gün kuaförde bir adam ‘Bu avukatlar da bi davaya girip kaç bin lira alıyor he’ diyor bana. Burada sizlere avukatların ne zor koşullar altında çalıştığını, o ‘bi dava’ için gece gündüz dosya okuduğunu, o ‘bi davanın’ dosyasında yazılanları anlayabilmek için senelerce dirsek çürüttüğünü, o ‘bi dava’ için saatlerce mesai harcadığını anlatacak değilim; çünkü yerim yetmez. Bir avukatın bir dosyaya nasıl hazırlandığını anlatmaya bu sayfa yet-mez. Elbette ki tüm avukatlar birbirinin aynı değil; öyle bir imkan var mı? Tüm taksi şoförleri aynı mı mesela? Ya da tüm kuaförler? Tüm milletvekilleri aynı şevkle mi yapıyor işini? Ya da tüm hakimler dosyalara aynı oranda mı hakim? Değil, olamaz. Ama avukatların çoğunluğu, o ‘bi dava’ için gecesini gündüzüne katıyor, canla başla çalışıyor.
Müvekkiller avukatlarına davalarına ilişkin en ince ayrıntıları verirler ki, avukatlar da ona göre savunma hazırlayabilsin. Siz bizlere bir olayın detaylarını verirsiniz, bir suçunuzu itiraf edersiniz biz not tutarız. Siz bizlere bir ticari sırrınızı teslim edersiniz, bir delili verirsiniz, bir yazılı beyanda bulunursunuz, biz bunları saklarız. Bizim işimiz bu: Bize güvenerek sırlarını döken müvekkillerimizin döktükleri sırları üçüncü kişilerden saklarız, kimseye göstermeyiz, kimseyle paylaşmayız; saklarız. Hal böyle iken, bizlerin çantalarında duran belgeler ve eşyalar kendimize değil, müvekkillerimize aittir. Bizden de müvekkillerimizin bizlere güvenerek verdikleri bu belge ve eşyalara sahip çıkmamız beklenir. Biz de bunlara sahip çıkarız. İşimiz bu.

YARIN ELİMİZDEN DOSYANIZI ALINCA
Şimdi durum böyleyken ne oldu? Bir meslektaşımız avukat kılığına girmiş kişilerin sebep olduğu bir olay sonucunda katledildi. Ve avukatlar sorumlu bulundu. Avukat kılığındaki kişiler avukat mı? Hayır. Suça konu silahı adliyeye nasıl soktukları belli mi? Değil. Onları içeri alan güvenlik çipli kimlik kartlarını girişte okutmuş mu? Bilindiği kadarıyla hayır. E o zaman bu avukatların tamamı birden bire nasıl suçlu oluyor? Biz neden cezalandırılıyoruz? O da belli değil.
Suçsuzken cezalandırılmak, haksız yere suçlu ilan edilmek, bu haksızlığa karşı çıkıldığı için daha büyük eziyet görmek, aşağılanmak, horlanmak, adam yerine konulmamak insanı ne yapıyor biliyor musunuz? Depresif. Ben haksız yere suçlandığım ve müvekkilimin haklarını korumaya çalışmam sebebiyle böyle bir muameleye maruz bırakıldığım için depresyondayım.
Avukatların üzerlerinin neden aranamayacağını, bu kuralın mevzuatın hangi maddesine karşılık geldiğini, o maddenin neden o mevzuatta yer aldığını, aslında kimi koruduğunu, tarihsel sürecini anlatmayacağım. Sadece tek bir şeyin farkında olmak gerektiğini düşünüyorum: Adalet herkes için gerekli, bir gün size de lazım olur, anlarsınız. Bugün çantamıza bakanlar, üzerimizi arayanlar, yarın elimizden dosyanızı alınca sesini çıkartacak avukat bulamazsınız…

Bu yazı ilk olarak Evrensel’de yayınlandı. Yazarın izniyle burada da yayınlanıyor. 

%d bloggers like this: