Share this post with Digg

 

Başbakan, geçenlerde açıkladığı ve pek kimsenin üstünde durmadığı 2. Eylem Planında genel ekonomik konular arasında tasarrufa da değindi. Yeraltı kaynağı yani doğal rantı olmayan ve tasarrufu yetersiz olan memleketin büyümeye devam edebilmesi için dışarıdan gelen sermayeye ilâveten tasarrufların artırılması gerekliliğine dikkat çekti. Türkiye’de özel ve kamu sektörü tasarrufları %14’lerde, bu millî gelirin %86’sının tüketildiği anlamını taşır. Tasarrufa yani yatırıma kalan %14 pay dünya ile kıyasen en düşük değerler arasında. Ne ki tasarrufları artırmak basit değil, yıllardır yazılır. Seyfettin Gürsel’in yakında yazdığı “Tasarruflar zor artar” makalesine bakılabilir. www.zaman.com.tr/seyfettin-gursel/tasarruflar-zor-artar_2265597.html

 

Makalede, Eylem Planında önerilen vatandaşı bilgilendirme, bilinçlendirme, özel hayat sigortasıyla özendirme yollarıyla tasarrufu artırma hedefinin hoş bir temenni olduğu ve esas meselenin vergi politikası zaafı olduğu vurgulanıyor. Elbet de öyle lâkin tasarruf konusu iktisaden ve sosyolojik anlamda çok karmaşık. İktisaden, tüketim ekonominin motoru! Tüketimin millî gelir içindeki payı %70 civarında, 2013’teki %4,1’lik büyümenin 3,4’ü iç tüketim katkısı. Türkiye tüketerek büyüyor, üreterek değil. O yüzden tasarrufu artırmak her ne kadar hayatî bir ihtiyaç da olsa ortada bariz bir paradoks var. Gelirler tüketimden tasarrufa kaysa ekonomi durur. Tasarruf açığı yani yatırıma gitmeyen kaynak, tüketimi er veya geç kısacak olsa da bunu bugünden öngörmek için vizyon, disiplin ve özveri gerekir. Onlar da burada namevcut. Basit bir örnekle anlatalım. Endüstriyel balıkçılar alınan bütün önlemlere rağmen kalibre dışı balık tutmayı sürdürürler. Bu, çocuğunun tutması gereken balığı tutmaktan ve tüketmekten çekinmeyen, günü kurtaran, yarını satan bariz bir budalalık olsa da, böyledir. Tasarrufu hiçe sayan tüketici bugün bu bilinç ve davranış seviyesinde!

 

On yıldır kalkınmada lig atlama peşinde olan, pastanın iyice irileştiği Türkiye’de “ekonomi” artık temel toplumsal değer. Eskiden İstanbul ve birkaç Anadolu şehriyle sınırlı ekonomik faaliyet hızla ortak pazara dönüşüyor. Parayla tanışıyor ama hızla tüketim bağımlısı oluyor Türkiye. Hanehalkının kullanılabilir gelirinde borcun payı 2002’de % 3,4, 2013’te %55,2. Yani 2002’de 100 liranın 3,4 lirasını borçlu bugün 55,2 lirasını. Bu hazcı şölen sadece bugünü değil yarını da tüketiyor. Tüketim hırsı çevresini, kentini, kırsalını tüketerek tükenen Türkiye’nin başat negatif enerjisi

 

Neoliberal iktisadın aslî aracı consumerism’in karşılığı tüketimcilik daha dilimize yerleşmedi. Bu davranış biçimi yerel veya küresel ölçekte, iktisaden, siyaseten, ahlâken ve çevresel anlamda kat’iyen sürdürülebilir değil. Er veya geç dünyalılar tüketimlerini kısmak zorunda kalacaklar. Mesele bunun çevresel, iktisadî, siyasî ve ahlâkî olumsuzluklar sonucunda mecburen mi yoksa öngörü ve önlemle gönüllü mü olacağı. Kimse çileci “bir lokma bir hırka” felsefesine rücu edelim, ya da tüketmekten vazgeçelim demiyor. Ama tüketimin insana özgü bir kibir olduğunun farkına varmak gerekiyor. Evcilleştirilmiş hayvan dışında doğada obez canlı var mı? Şu da sürdürülebilir değil: “Batılılar siz istediğiniz gibi tükettiniz, şimdi sıra bizde.” Zira olanaklar açısından böyle bir dünya yok. Kapitalizm sonsuz olduğunu sanabilir, ama dünya sonsuz değil!

 

Ciddî bilimsel araştırmalar dünyanın, insan eliyle ve geri dönüşü olmayan bir doğal dengesizliğe doğru kürek çektiğini hatırlatıyor her gün. Buna rağmen siyasî ve iktisadî karar vericiler üç (iki değil) maymunu oynamayı sürdürüyor. AKP iktidarı bu gaflet yarışının dünya şampiyonlarından: “Halka hizmette sınır yok, bedel önemli değil.” Sorun şu ki o bedel, tükettikleri memleket ve tükettikleri dünyanın istikbali.

 

Bu yazı ilk olarak Taraf’ta yayınlandı. Yazarın izniyle burada da yayınlanıyor. 

%d bloggers like this: