Share this post with Digg

ARTIK HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR

Tam 5 gün boyunca soğuk hava deposuyla maden arasında gidip gelmişti. Kullandığı eski püskü, koltuğunun yayları çıkmış araba, kendi taksisi değildi, şofördü sadece. Patronun doldurduğu benzini de bitirmişti, madenle depo arasında gide gele. Şimdi yine deponun önündeydi. “Ticari bekleme yapma!” diye haykırdı megafondan, günlerdir fazla mesai yapmaktan bunalmış trafik polisi. Acıdan güldü Mehmet. Deponun önü yine ana baba günüydü. Mahşerde de böyle olacakmış. Bütün ruhlar mezarlarından doğrulup ete kemiğe bürünecekmiş tekrar. Öyle anlatmıştı anneannesi bunlar küçükken. Cenazesine ulaşan ağlayamıyordu, bulduğuna seviniyordu artık. Oturdu yine bilgisayarın başına. Cesetlerin fotoğraflarından bulmaya çalıştı kardeşini. Seçilemiyordu yüzleri kömür karasından. Depo buram buram kavun ve yanık et kokuyordu. Kardeşiyle dere kenarında kurdukları çilingir sofraları geldi aklına. Kardeşi çok sever kavunu ve mangalda tavuk kanadını. “Tavuk yemeyin” demişti televizyonda bir diyetisyen. Antibiyotik veriyorlarmış hayvanlara. Daha çabuk büyüsünler diye. “Kırmızı et yiyin” dedi profesör. Kurbanda kestikleri koyunu geldi gözünün önüne. Onun yalvararak bakan gözleri…Gücü yetmemişti onu kasabın elinden almaya. Zaten en son o zaman kurban düşmüştü onlara. Sonrası hep kıt kanaat. “Yine de onlar mutlu günlerimizmiş” diye düşündü. Her geçen gün bir öncekini aratırdı buralarda.  Dünya bir daha hiç Kırkağaç kavunu gibi kokmayacak mı?

-Sigara içebilir miyim?

Adam sorusunu sorarken ön koltuğa doğru uzanıp omzuna dokunmuştu, o sırada fark etmişti adamın kolundaki allı pullu saati. “Saatiyle satın alır bu adam buraları” diye düşündü içinden. Taşrada tek tük taksi olduğundan, kardeşini topraktan çıkarıp yine toprağa verdiğinin ertesi günü yine mecburen taksiye çıkmıştı. Arka koltukta oturan adamı bir yerden ısırıyordu gözü, televizyonda gördüğünü hatırladı sonra. Madenin sahibinin biricik oğluydu adam. Suçsuzluğundan emin oturuyordu yayları çıkmış koltukta. Yazık, adamı almaya bir araba gönderememişler mi?

Tekrar sordu adam: -Birader, sigara içebilir miyim?

Kardeşiyle birlikte evin avlusunda ilk sigara içişleri geldi aklına. Babalarına yakalanmamak için nasıl da bir sevgiliyi öper gibi yapıştıklarını hatırladı sigaraya, o son nefesi hatırladı sonra. Köye gelen psikolog “acınızla yüzleşin” demişti. “Biz buraya hikayelerinizi dinlemeye, yaralarınızı sarmaya geldik, madenleri kapattıracağız siz hiç merak etmeyin”. Göğüs kafesinin üstüne bir ağırlık çöktü. Otogardan ilçe merkezine getirdiği burnu halkalı, uzun saçlı kızı hatırına getirdi ferahlamak için. Yol boyunca onunla konuşmak için çabalamıştı kızcağız. Yakasında bir rozeti vardı kızın, “artık herkesin bir hikayesi var” yazıyordu rozette. Neydi ki o yaştaki çocuğun hikayesi merak etmişti. Annesinin babasının kendisine koyduğu adla duruyordu daha, ne hikayesiydi bu? Biber gazı yemişti muhakkak, bir barikat arkasında direnmişti sabaha dek. Hikayesi bu muydu acaba? İyi kızdı belli ki. Anlamaya çalışıyordu olanı biteni.

-Abi, televizyonlar göstermiyor anlatsana neler oluyor burada?

O sırada kızın telefonu çaldı da laf karıştı Allah’tan. Kız telefondaki annesine “çanta değiştirirken öğrenci kimliğimi unutmuşum hay Allah” diye hayıflanarak bir şeyler söyledi. Çanta değiştirebiliyorsa çok da öğrenci sayılmazdı belki de. “İktidar neremizden yaralıyorsa bizleri, kimliğimiz odur” demişti bir Kürt arkadaşı bir keresinde. Mehmet’in de Kürt arkadaşları vardı.

Hayalleri yoktu Mehmet’in, durumdan çıkarılmış vazifeleri vardı. En büyük erkek çocuk olarak evin ekonomisine katkıda bulunması için ortaokuldan alınıp çalışmaya başladığında çantasını da kardeşi devralmıştı. Ziya Gökalp Ortaokulunun duvarında büyük puntolarla yazılı olan sözü hatırladı: “hak yoktur, vazife vardır”. Öğretmen derste bu sözün ne anlama geldiğini sorduğunda, devlet parasız yatılı sınavına girmiş ve kazanamamış bir arkadaşı “önce vazifeni yapacaksın ki sana o hakkı versinler demek istemiş öğretmenim” diye cevap verince, öğretmen “hatırlat da senin sözlü notuna artı 10 puan vereyim” demişti. Sonra hatırlatmış mıydı acaba çocuk?

-Camı kapat, sigaranı da söndür. Geldik işte adliye burası.

İndi uzun saçlı, kirli sakallı, karizmatik adam. 50 lira verdi inerken, “üstü kalsın” dedi.

Elindeki parayla bakakaldı adamın ardından. Trafik polisi anons yaptı yine en bezgin sesiyle. Ticariii, bekleme yapma.

 

%d bloggers like this: