Bir Alman Hıristiyan Demokrat?ın gözüyle AB-Almanya-TC ilişkisi

 

Türkiye kesif karanlığa büründü. ?Daha bugünleri arayacağız? diyen az değil. Büyük resmi görebilenler kaostan çıkışın yine ve tekrar AB üyeliğinde olduğunu dile getiriyorlar. Peki, bu süreç nasıl canlanır? Hukuk devletini lağvetmekte olan bir hükümetin iktidarında AB ile güven nasıl tazelenir?

 

Aktif siyasetten son Bundestag seçimiyle kendi rızasıyla ayrılan ve son görevi Dışilişkiler Komisyonu başkanlığı olan Alman Hıristiyan Demokrat devlet adamı Ruprecht Polenz ile Türkiye?nin AB sürecinin nasıl canlanabileceği üzerine sohbet ettik. Polenz bu yıl Mercator-İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli araştırmacısı.

 

CA: 2011?de çıkan kitabınızın başlığı ?Türkiye?nin yeri AB?dedir; bu her ikisi için de iyidir? idi. Siz Hıristiyan Demokrat camia içinde hep farklı bir figür oldunuz. Türkiye?nin AB üyeliğinin iki taraf için bir ?kazan ? kazan? olduğunu belirtiyorsunuz. Türkiye?nin üyeliğine daima destek vermiş miydiniz?

 

RP: Türkiye ile 1997?deki ilk ziyaretimden sonra ilgilenmeye başladım. Jeostratejik nedenler ve siyasî İslam?la ilgilenmeye başladıktan sonra. Kafamda İslam ile demokrasiyi nasıl uyumlu kılabiliriz sorusu vardı. Evet, sıkıntılar var ancak Türkiye siyasî İslam ile demokrasinin yan yana var olabileceğinin kanıtı. Bu nedenle biz bunu güçlendirmek için her şeyi yapmalıyız.  

 

CA: Türkiye?nin AB?den öğreneceği çok şey var, AB?nin de Türkiye?den. Hükümet ülkeyi iktisaden çok hızlı kalkındırmak istiyor. Bir ülkeyi hızla kalkındırmak isterseniz, denge denetleme anlamında normlara, düzenlemelere, prensiplere çok fazla dikkat etmezsiniz. Uzun yıllar boyunca süzülerek geliştirilen AB mevzuatı, denge ve denetleme sistemlerinin mükemmel uygulaması. Ben Türkiye?nin hızlı kalkınma çabasıyla AB mevzuatına uyumu arasında temel bir çelişki görüyorum.  

 

RP: Demokrasi zaman alır. Ama istenmeyen yan etkilerden kaçınmanın tek yolu da demokrasidir. Çinliler çok hızlıydı ancak Üç Boğazlar Barajı?nın yarattığı çevre felâketini size hatırlatmama gerek var mı? Çevre felâketine neden oldu çünkü hükümet çevrecilerin endişelerine kulaklarını tıkadı ve onların tartışmasına, sorgulamasına izin vermedi.  

İkincisi, tartışma Türkiye?deki devlet ve toplum ilişkisini ilgilendiriyor. Güçlü bir sivil toplum oluşmasını cesaretlendirecek bir dinamik olmalı. Türkiye?de ekonomik alanda bu oluyor ancak siyasî alanda olamıyor. Demokratik olarak örgütlenmiş bir toplumun uyum sağlama, öğrenme ve tepki verme kabiliyetinin güçlü olacağına inanırım. Bu en iyi yoldur.

 

CA: AB uyumu Türkiye için pedagojik bir süreç. Üç Boğazlar Barajı?ndan bizde çok var. Avrupa nükleerden arınmaya çalışırken, Türkiye iki nükleer santral inşa ediyor.

 

RP: Umarım bu nükleer santraller depreme dayanıklı olarak inşa edilir. Türkiye?nin alternatifleri olabilir, güneş, rüzgâr enerjisi gibi. 21.yüzyıla uzanmaya çalışırken, belki 20.yüzyılın teknolojilerine yaslanmamak gerekir.

 

CA: Çevre konusu hayatî. Ben 2006?dan beri, Türkiye?nin AB?ye layıkıyla hazırlanabilmesi için, Türkiye?ye net bir katılım tarihi verilmesi gerektiğini savunurum. İşaret ettiğim tarih Türkiye Cumhuriyeti?nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023. Bunu tartışırken en değerli örneğim çevre meselesi. Çevre müktesebatına uyumun, ekonomiye maliyeti tahminen 100 milyar Avro?dan az değil. Çevrenin önemine rağmen, hiçbir ülke, böyle bir meblağı sonunda gireceği belli olmayan bir birliğe katılmak için harcamaz.

Zira başka bir Sarkozi gelir ve üyeliği engeller. Bu nedenle tarih verilmesi, artık iyice güçten düşmüş müzakerelere can verecek, itici güç olacaktır. Böyle bir tarih olmazsa çevre ve diğer çetin müktesebat fasıllarına uyuma kimse cesaret etmeyecek çünkü iş dünyası maliyetten ötürü rekabet gücünü kaybedeceğini tartışıyor.

Sivil toplum açısından ise, bir tarih onu güçlendirecektir. Sivil toplum o zaman kendinde hükümete baskı yapma gücünü ve AB kriterlerini karşılamak için ?hızlanalım? deme cesaretini bulacaktır.  

 

RP: Türkiye söz konusu olduğunda, ne yazık ki bundan çok emin değilim. 1997?de Helmut Kohl Şansölye iken, Lüksemburg Zirvesi yapıldığında, dönemin başbakanı Mesut Yılmaz büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü bütün koşulların karşılandığını ve müzakerenin başlaması gerektiğini düşünüyordu. O dönemde çok sayıda Türk meslektaşımla görüşüyordum. Ve onlar ?yarın katılabiliriz, her şeyi tamamladık? diyordu. Bu beni, o dönemde Türk meslektaşlarım arasında bazı algı yanılmaları olduğu sonucuna götürdü. Şimdi ise çevre standartları ve yasal standartlar konusunda benzer yanılmalar var. İlerleme Raporları bu konuda açık. Ve böyle bir zihin dünyasının olduğu ortamda, katılım için kesin ve net bir tarih verilmesi, tam tersi etki yaratabilir. ?Her şeyi yaptık, şimdi bekleyelim ve görelim? gibi.

Bu nedenlerle sizin fikrinize katılıyorum ama şunu öneriyorum: Ben Türk hükümetinden bir tarih istiyorum. Açık, kesin ve net bir katılım tarihi açıklamasını ve buna bağlılık göstermesini istiyorum.

 

CA:  Böyle bir açıklama Avrupa?da yankı bulur mu?

 

RP: En azından Komisyon?a Türk Hükümeti?ne sözünü hatırlatmak ve reformları hızlandırmak için yardımcı olur. Ancak ne yazık ki işler karışık, çünkü çok sayıda fasıl bloke. Şu anda 23. Yargı ve Temel Haklar ve 24. Adalet, Özgürlük ve Güvenlik fasılların açılması yönünde tartışmalar yapılıyor. Çünkü şu anda kuvvetler ayrılığını, bağımsız yargıyı tartışıyorsunuz. Eğer fasıllar kamuoyunuzun tartışmalarıyla ilgili olursa, müzakere sürecinin daha anlamlı olacağını düşünüyorum. AB üye devletleriyle beraber bu zorluğu yenmek için bir koridor elde etmiş olacaksınız.

 

CA: Anastasiadis?i kim ikna edecek?

 

RP: Bu fasılları Kıbrıs?ın bloke ettiğini biliyorum. Ve bana göre oldukça saçma bir argümanla bloke ediyor: ?eğer bu fasıl müzakereye açılırsa, biz de Kuzey Kıbrıs?taki insan haklarını tartışmak istiyoruz?. Komisyon ?asla olamaz? diyor çünkü müktesebat sadece başvuran devletin ülkesinin sınırları kapsamında tartışılabilir. Lefkoşa Kuzey Kıbrıs?ın Türkiye?nin parçası olacakmış gibi yaklaşıyor konuya.   

 

CA: Katılım tarihi konusuna dönersek, Avrupalıların ve karar vericilerin zihninde Türkiye?nin üyeliğinin önündeki en büyük engel İslam. Bu nedenle Avrupalıların da net bir katılım tarihine bağlılık göstermeleri önemli.  

 

RP: Tabi ki AB?nin de sesini daha fazla çıkarmasını istiyorum. Biz Türkiye?yi kriterleri karşılarken ve üye olurken görmek istiyoruz. Tabi ki çok daha cesaretlendirici olabilirdik. Kolay bir iş değil, çok fazla değişiklik yapılması gerekiyor. Bazı Avrupalı politikacılar cesaret kırıcı ve olumsuz mesajlar verdiler. Ve Türk insanı gururludur. Yapılan hatalar var, bunlardan gelecekte kaçınmalıyız. AB üye devletlerinin Türkiye?yi kabul etme istekleri açık ve net olmalıdır, kapı Türkiye?ye açık kalmalıdır. Bunun dışında yürüyeceğiniz yol size kalmış.

 

CA: Bu yaklaşım, Avrupa bakış açısından gayet anlaşılabilir. Problem, böyle teknik ve soğuk garantilerin Türkiye?yi harekete geçiremiyor olmasında.

 

RP: Süreç 2005?ten beri devam ediyor, daha öncesini de hesaba katarsak, oldukça uzun zamandır sürüyor. Böyle uzun erimli süreçler momentum kaybedebilir.  2008 beri AB malî krizde; çekiciliği azaldı. Türkiye?nin başka taraflara yöneldiği konusunda endişeler var. Yeni Osmanlıcılık, Şanghay Örgütü? Kendimi Türklerin yerine koysam ve Türkiye?nin nereye ait olduğunu sorsam; izolasyonizm seçenek değil. İkincisi, bölgede Mısır, İran ve Suudi Arabistan arasında süren güç çekişmesinin bir parçası olmak da ilginç değil. Üçüncüsü, Karadeniz tarafı da gelecek vaat etmiyor. Ve bütün ilişkilere bakarsanız, ekonomik, bilimsel, kültürel, sosyal anlamda siz Avrupa?dasınız.

 

CA: O zaman net bir şekilde koyalım. Madem bu bir kazan ? kazan senaryosu ve bugün Türkiye?nin Avrupa?daki geleceği ile ilgili garanti vermek önemli ve acil mayıstaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra, hep beraber oturup durum değerlendirmesi yapıp, buradan nereye gidiyoruz demenin vakti değil mi? Bunu ?çok çalışırsan bir gün üye olursun? diyen müzakere çerçevesine bırakmamalıyız. Çünkü bu artık işlemiyor.

 

RP: Kamu Diplomasisi! Eksik olan bu! Türkiye?nin AB üyeliğinin Avrupa toplumları arasında popüler olmadığının farkında olmamız gerekir.

 

CA: 1945?te Almanlarla Fransızlara, bir birlik kurmak isteyip istemedikleri sorulsaydı, yüzde 80?i hayır derdi.

 

RP: Bu güzel bir argüman. 1990?larda Polonya?nın üyeliğine karşı duyulan kuşkuculuğu da hatırlıyorum. AB?nin yapacağı şeyler var. Ancak ülkelerimizin de yapabileceği şeyler var.   Dışişleri Bakanlarımız arasında geçen mayısta stratejik diyalog başladı. Bu diyalogun altında yatan fikir, ülkelerimiz arasındaki iyi ilişkilere görünürlük kazandırmak.

Mesela her sene sivil toplumun da dâhil olduğu bir Türk ? Alman Konferansı görmek istiyorum ben. Burada kastettiğim, ekonomi, kültür, bilim, dış politika alanında ortak çıkarları konuşmak.

Başka bir fikir, çalışma ve izleme grupları oluşturmak. Sivil toplum ve sivil düşünce kuruluşlarının toplumdaki etkisi çok daha fazla olacaktır. Diğer bir hedef Türk sivil toplumunu daha katılımcı olmak için yüreklendirmek.

Biz AB meselelerini tartışacağız ama ikili ilişkilerimizi de kapsayacağız. Böyle bir diyalog Türkiye?ye yardımcı olacaktır. Bu size ?yalnız değilsiniz, sizden duymak istiyoruz, buraya sizi dinlemeye geldik? mesajı verecektir. Ayrıca psikolojik olarak da etkili olacaktır,  Türklerin istenmediğine dair yanlış algıyı değiştirmek için. Toplumda daha geniş katılımlı bir süreç, bir diyalog olmasını arzu ediyoruz. Rusya ile benzer bir Petersburg Diyaloğumuz var. Ama Rusya?da sivil toplumdan toplantıya kimin geleceğine Kremlin karar veriyor. Türkiye ile kuracağımız diyalogda bunu istemiyoruz.

 

CA: Demir Perde?nin çöküşünden sonra AB?ye hazırlık için tam da bu yaklaşım benimsenmişti. Romanya ve Bulgaristan?a Fransa; Orta Avrupa ülkelerine Almanya ve Avusturya eşlik etmişlerdi. Böyle bir kirvelik çok yararlı ve ufuk açıcı olacaktır. Not ettik.  

Enhanced by Zemanta

Tagged in: ,

%d bloggers like this: