via

İstiklal’in bol insanlı yollarını İlke Yılmaz?ın ?Akılalmaz? sergisine doğru aşındırırken kırmızı başlıklı kızın bilmem kaçıncı analiz ve uyarlamasının iyi olmasını diliyordum. Asmalı’ya girdiğimdeyse gözde tatlı yeme mekanıma gelip broşürleri incelerim hatta kahve bile içerim diye düşünürken açılıyor Sanatorium’un kapıları. Büyük bir boşluk ve sessizlik karşılıyor beni. Olsun. İkisi de iyidir. Devam ediyorum tüm heybetiyle bir babaanne çıkıyor karşıma. Üstelik o da kırmızı giymiş. Klasik yaşlı masumluğu beklemek gerekir miydi bilmem ancak heykelin boyutundan tutun yüzündeki mağrur ve sessiz kabulleniş ifadesine, kıyafetlerine kadar her şeyi korkutuyor beni. Yanında fazla kalmadan devam ediyorum ve ilk sürprizimle karşılaşıyorum. Kalbini yerinden sökmüş ama hala ona sarılan kızımız. “Artık Sevmeyeceğim 1” olsa da eserin ismi inanmıyorum ona, yerinden çıkmış kalbe bile böylesine sarılan biri bir daha sevemez mi, hadi ordan. Bir daha sevmemek mümkün mü? Sorularımla daha fazla oyalanmadan ilerliyorum, artık sevmeyeceğim serisinin devamına bakıyorum.

 

Orada neler yok ki? Balta, tabanca, bıçak, boğulan kafa… Daralıyorum. Bir yandan da sevmenin vahşiliğini düşünüyorum. Kaç kez karşımdakinin gözüne tornavida saplamak istediğimi kaç kez bıçakla kendi midemi deşmek istediğimi hesaplıyorum, iyice karışıyorum. Diğer tarafa dönüyorum birden tanıdık manzaralar çıkıyor karşıma. Sayfiyenin bahçesine kurulmuş balık sofrası, küçük bir yatak odası, mutfak… Babaannemin evine benzetiyorum. Broşürde okuduğum kelimeleri düşünüyorum, kodlar, değerler, kültürel bellek. Hepimize yakın, hepimizin içinde. Gölgeler altında dayatılmış, öğretilmiş, en kötüsü de sevdirilmiş. Ev kadının gururu beyaz çarşaflar, sofrada baba yeni rakısı, yapma çiçekler, Atatürk fotoğrafları…

 

Derin bir nefes alıp tam ilerleyecekken eserlerin birine yerleştirilmiş Omo deterjanını görüyorum, kapitalizm her yerde diye gülerek devam ediyorum. Sonunda kırmızı başlıklı kızımızın vücut bulduğu fotoğraf karelerine ulaşıyorum. Kurdu beklerken serisi. Orman artık bildiğimiz orman değil, yol olmuş. Mezarlıklardansa oldum olası korkmadım. Loşluğun içinde kurdu beklerken “kurtlaşmak” geliyor aklıma. İlke Yılmaz’ın ağzından açıklayayım “Benim ilgilendiğim şey, masalda şekil değiştiren anti-sosyal erkeğe işaret eden bu sembol. Çünkü küçük bir kızı yoldan çıkartan bir ‘erkek’ olamaz; ancak doğaya ait sakil ve tekinsiz bir yaratık olabilir.” (Radikal Gazetesi’ne verdiği röportajdan) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1127284&CategoryID=41

 

Erkeğimizin anti sosyal olduğundan emin miyiz ilk sorum. Küçük kızımızın da küçük olduğundan emin miyiz ikincisi. Büyümek denilen şeyin hangi noktada başlayıp nerede bittiğine dair kesin veriler var mı elimizde? Küçük olma hali hayat boyu süren ve “içimdeki çocuğu öldürmedim” klişesiyle can bulan, hatırlatılan bir yanımız değil mi? Yoldan çıkartmak ise bence cümledeki en tehlikeli tanım. Yoldan kastımız ormanın içinden geçen otobansa ben seve seve yoldan çıkıp dalabilirim yeşilin içine. Bizzati sanatçının eleştirdiği kolektif hafızanın toplum içinde dayattığı şeydir yolda kalma, yola hizaya girme. Karanlığın içinde korkmadan bekleyen kadındır sağlam duruş. Beklemektedir de. İlke Yılmaz’ın kurduğu cümledeki ironiye gülümsemeden edemiyorum. Yine de son karede yüzünü görmemiz bulutların dağılmasına yol açıyor. Sergi boyunca isimsiz devam eden ve herkesin kendi hayal gücüne oturttuğu “masal” son karede vücut buluyor gerçeğe iniyor.

 

Toplumun, devletin, mahallenin ulaşamadığı tek yer hayallerimiz dağılıyor, yerküreye ayak basıyor, kimlik buluyor, imajlardan oluşup öyle kalsaydı diye düşünürken geriye bakıp İstanbul siluetinde bekleyen kızı görüyorum bu sefer de hayır diyorum yapmak istenilen şey zaten ayakların yere basması. Elimde broşürlerimle tatlımı yemeye giderken aklım her şeyi almış olsa da kendi aklımla ilgili düşünmeye başlıyorum.

 

İlke Yılmaz’ın “Akılalmaz” sergisi 13 Nisan’a kadar Sanatorium’da gezilebilir.

 

http://aysenacar.tumblr.com/

 

 

Tagged in: , ,

%d bloggers like this: