Engelliler ve Sivil Toplum Kuruluşları İlişkisi Hakkında İzlenimler

Engelli kişilerin toplumsal algılar, mekânın yapılandırılması, devlet-vatandaş ilişkinin normalitesi nedeniyle yaşadıkları birçok sorunun olduğunu konuyla ilgilenen herkes biliyor. Bu sorunların çözümü için tek başına kamu otoritelerinin çözüm üretemeyeceği de artık açıkça ortaya çıkmış durumda. Kamuda ki vizyonun tespit edilen sorunları çözmeye ne kadar niyetli olduğundan öte karşımızda daha ciddi bir sorun duruyor aslında. Engelliler adına çalışan ve hatta çoğunlukla bizzat engelliler tarafından oluşturulmuş sivil toplum kuruluşlarının sorunların çözümü için ne tür pratik zorlayıcılık ortaya koyduğu ve koyabileceği.

Herkesin rahatlıkla tahmin edeceği gibi, bir kamu gücü tek başına ilerlediğinde -ne kadar ileri bir vizyonu olursa olsun- nihayetinde bir gün gelecek ve yaptığını yeterli bulacaktır. Tıkanacak ve sunduğu katkıların takdir edilmesini bekleyecektir.(1) Oysa beşeri alanda ki hiçbir projenin/uygulamanın/modelin nihai çözüm olamayacağını biliyoruz. Bugün için çok olumlu bir şekilde tanımlanan bir uygulamanın on yıl sonra patolojik çıktılar ürettiğine şahit olmak da mümkün(2). Buna karşın engellilik alanında çalışan sivil toplum kuruluşları kamunun ortaya koyduğu vizyona müdahil olmak, bu vizyonu baskılamak ve dönüştürmek, katılımcı bir karaktere büründürmek için potansiyel güç ve birikimlerini ne düzeyde, hangi stratejilerle kullanabiliyorlar?

Engellilerin emeği ve azmi ile oluşmuş sivil toplum dinamiğinin ciddi bir birikim taşıdığını biliyoruz. Bu dinamiğin, toplumsal kültürümüzün dayanışmacı referans içeren değerleriyle(3) güçlü bir ilişkiye girdiğinde ve uluslararası alanda çalışan hak hareketlerinin tecrübesi ile yoğrulduğunda Türkiye?nin daha büyük sosyal sorunlarının çözümüne de katkı sunabilecek bir ufka sahip olabileceğini düşünebiliriz. Fakat sivil toplum dinamiğinin böyle bir sahici derdi var mı, yoksa bu sivil alanı diri tutmaktan öte siyasal güçlere kendini iliştirme derdi taşıyan bir çıkar örgütlenmesi midir? Buna doğrudan cevap vermek çok kolay değil ama bazı soruların sorulması gerekiyor. Bu soruların sorulmasını sağlayacak bir temel oluşturması için burada, özellikle merkezi kamu kurumu ? sivil toplum aktivisti ilişkisinin görünürleştiği yerlerde açığa çıkan bazı düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım.

Resmi bir yetkilinin/ kurumun göründüğü her kamusal alanda, uzun yıllardır sahada çalışmak veya engelli yakını bir aktivist olmak nedeniyle, mağduriyet yüklü bir dille, tükenmiş bir mizacı aktaran üslupla eleştiriler yapıldığına tanık olunur. Fakat bu eleştirilerin ciddi bir kısmı, kendini imtiyaza hakkı olan bir yapı olarak hatırlatma amaçlı, sadece kınama dolu bir tonla yürütülen eleştirilerdir(4). Eleştiri sahiplerinin katılımcı bir tartışmayı mı arzuladığını yoksa herkesten önce kendi yapısının muhatap alınmasını mı öncelediğinin izini kullandığı dilde görebilirsiniz.

Bu eleştiriler çoğunlukla yeni söylem/araç ve kurumların işlevine de yabancı. Yeni süreçlere aktif kurum olarak katılamadıkları her noktada konuşanların meşruiyetlerini tanımayan bir söyleme sığınabiliyorlar.
Alanda aktivist veya engelli/ yakını olmak üzerinden edindikleri sembolik (ve bazen de siyasi) sermayeyi aleyhte kullanmayı tehdit olarak öne sürerek imtiyazlarının lağvı anlamına gelebilecek her çabanın/yeni kurumsallaşmanın / yeni dilin muhalifi olarak da ortaya çıkabiliyorlar. Bu durum ise toplamda sivil toplum dinamiğinin etkisizleştirilmesine neden olan bir sürecin işlemesine neden olabiliyorlar. Sonuçta, öncelikli dinlenme imtiyazı için birbiri ile kapışan sivil aktörler kamu vizyonu karşısında birbirlerini etkisizleştirip, kamu kurumu vizyonunun baskın ve rakipsiz olmasına yol açmış oluyorlar.

Eski sivil toplum kuruluşları gitgide muhafazakarlaşırken, bir kısmı ulusal bir kısmı ise buna muarız olmak üzere uluslararası güç/kurum/meşruiyet odaklarına yaslanarak konum kapma yarışına devam ediyorlar. Bu durum katılımcı sivil dinamiklerin yeşermesini engelliyor. Çünkü yer kapma yarışı aynı zamanda grup içinde zayıflatıcı olacağı düşünülen iç tartışmaların susturulmasını da talep ediyor. Gitgide devlete benzeyen sivil toplum örgütlenmeleri, iç işleyişini de baskıcı bir tarza büründürüyor ve meşruiyetlerini sağlayan söylemleri de çoğunlukla içerde ki muhalif olarak kavradıkları sesleri bastırmak üzere aktifleştiriyorlar. Dışarıda ve içerde muhalife karşı işlerliği olduğu sürece misyon ve tezler ayakta tutuluyor.

Bunun yerine çoklu stratejiler öneren, devlet ya da merkezi kurumlar tarafından tanınmayı öncelikle önemsemeyen, alternatif modellerin işlemesine önayak olabilecek katılımcı bir sivil toplum dinamiğinin işleyişine ihtiyaç var. Kendi emeği ile oluşan bir sivil alanın kuruluşunu öncelemek gerekiyor.
Elbette, sivil toplum kuruluşları bürokrasisinin ve kamunun, bağımsız- tutarlı-ilkeli bir sivil örgütlenmeye uygunluğu başka bir meseledir. Fakat sivil toplum bürokrasisini ve kamu kurumlarını hazırlamak da bizzat kuruluş için verilecek emekle başarılacak bir şeydir.

Sivil toplum aktörlerine baktığımızda, bir tarafta sessiz ve vizyonsuz bir grup, diğer tarafta çokça baskın sivil toplum bürokratlarını görüyoruz.  Bunun yanında eleştirel mesafesini korumayı önemli gören, siyasi güç odakları tarafından statülendirilmeyi öncelemeyen, sivil örgütlenme alanının çıkarını sivilliğin korunmasında içkin bulan bir sivil toplum dinamizminin yeni yeni gelişmekte olduğunu da söyleyebiliriz. Bu çizginin gelişmesi için uzun, sürdürülebilir ve sabırlı bir aktivizm gerekmektedir.

Muhafazakar sivil toplum bürokrasisi, ilginçtir devleti zorlayan değil, bazen devlet tarafından yeni ufuklara taşınan bir sivil toplum görüntüsü veriyor. Bunun nedeni olarak; devletin merkez bürokrasisinin uluslararası aktörlerle ilişkisinin yoğunluğu ve hatta ulusaşırı ana-akımın  yine devlet üzerinden ilişki tercihinin etkin olduğunu ve devletin uluslararası ana-akıma uygunluk resmi ortaya koymaya çalışırken risksiz bir sivil toplum kesimini yanına alması gerekliliğinin görüldüğünü düşünebiliriz.

Buna karşın; sosyal çalışmacılık disiplininin de, çeşitli hak hareketleri ve sosyal demokrasi mirasından devralarak bir eylemsel meşruiyet motifi haline dönüştürdüğü ?savunuculuk ve hak temelli?(5) bir duruşun, sivil toplum aktivizmi içinde yaygınlaşması, uzun vadede hem sivil alanın yeniden siyasal alana karşı kurulması ve korunmasını sağlayacaktır hem de siyasal alanda ki karar süreçlerinin sivil toplum dinamiğinin dışlanarak yürütülmesini engelleyecektir. Bu noktada, bizzat ?savunuculuk ve hak temelli? bir vizyonun siyaset dışına düşmeyi değil, siyasi kurumlar/güçler/ süreçlerle ilkeli bir ilişkiyi önerdiğini de hatırlatmalıyız. Lobi faaliyetleri yaparak, ikna ve baskı mekanizmaları kurarak, muhalefet ederek, alternatif stratejiler geliştirerek uygulamalara müdahil olmak gibi meşru siyasal eylem şekillerinin tamamını kullanmak; aynı zamanda siyasal aktörleri, yeterli olduğunu düşündükleri noktada yeniden düşünmeye mecbur bırakacaktır.

Ama bunun için, verili sivil toplum bürokrasisinin katılaşmış ilişki pratiğinin tersine başka bir ilişki dinamiğine ihtiyacımız var. Çünkü ilkeli fakat esnek, diyaloga açık, değişime ve değiştirmeye yönelen müzakereci bir tarz / bir ilişki deneyimi yeniden oluşturulmalı. Şu anda çoğunlukla yandaş arama ya da kapıları kapatıp düşmanlaştırma tercihleri kullanılıyor. Bu aktörler, diyalogun uzun ve ucu açık bir süreç olduğunu tahayyül edemiyor. Bunun yerine, bir seferde muhatap kabul edilerek, sorun olduğunu düşündükleri şeyin siyasi aktör tarafından çözüldüğünü görmeyi arzuluyorlar. Karşılığında muteber kılınmanın sermayesi ile temsiliyet hakkını kullanmak istiyorlar. Oysa sorunun da, çözümün de ancak müzakere ile belirlenebileceğini, hatta siyasi güçlerin ve sivil aktörlerin sorunun parçası olduğunu unutmuş durumdalar.

Belki de çok pratik bir soru ile bu yazıyı bitirmek uygun olacaktır.
Bir sivil toplum yöneticisi; bir uzmanla, bir başka aktivistle ya da bir üyeyle nasıl çalışır. Bir amirin memuruyla çalışma tarzını/yönetme pratiğini mi sivil alana taşımaya çalışır yoksa kendi alanının dinamiklerine göre mi ilişkilerini biçimlendirip, partnerlerini karara etki etmeye hakkı olan aktörler olarak mı görür?

 

  1. Burada kamu kurumu ve aktörlerine ilişkin bir durumu ele almadığım için, bu kurum ve aktörlerin kendi vizyon ve eylemlerine yönelik algılarını tartışma dışı tutacağım.
  2. Bunun bir örneği olarak, ağır düzeyde zihinsel kısıtlılıkla tanımlanan kişiler için, Avrupa?da bazı ülkelerde 1945 sonrasında uygulanan özel çalışma atölyelerinin macerasına bakılabilir. Başlangıçta gayet makul, sorun çözücü bir girişimken bugün için bütün ana-akımın karşı durduğu ve temel insan haklarına aykırı olarak tanımladığı bir uygulama olarak nitelendirilmektedir.
  3. Uygulamada gördüğümüz bazı sorunlar karşısında şunu da söylemeliyiz; eylemin ahlaki çerçevesi bir tarafa bırakılarak yardımseverlik kışkırtması üzerinden yürütülen çalışmalar, lütfen bu referans-değerlerle karıştırılmasın.
  4. Burada kastettiğim elbette ki, sorununu tek başına çözemeyen bir engelli veya engelli yakınının çaresizliğinden kaynaklı tükenişi ve kamunun uygulamasını eleştirisi değil. Daha ziyade bağımsız bir aktör olarak konumlanmasını beklediğimiz sivil aktivisttir.
  5. Yazıda kendi bağlamıma çektiğim ?savunuculuk ve hak temelli? vurgusu bu haliyle sivil bir aktivistten alınmış bir bileşimdir.

%d bloggers like this: