Share this post with Digg

                                                 El yordamıyla iltica politikası

Mülteci konusu sayıları 90.000?e dayanan Suriyelilerle yeniden gündemde. Hükümet başından itibaren sorunu siyasî varsayımlar ve yerli yöntemlerle idare etti. Muhtemelen içsavaşın uzun sürmeyeceği varsayımından hareketle ?misafirlerin? uzun oturmayacağını düşündü. İş uzayınca sorular ve sorunlar baş gösterdi. Sorunsalı uluslararası denetim ve bununla bağlantılı olan iskân konuları etrafında inceleyelim.


Hükümet mültecileri başından itibaren tecrit etmeyi tercih etti. Basın, diğer ülke delegasyonları, başta Mülteciler Yüksek Komiserliği (MYK) olmak üzere BM ve Uluslararası Kızılhaç Örgütü?nün (ICRC) ‘organize turlar’ dışında mültecilerle irtibatı yok. Angelina Jolie ile MYK’nın başı Guterres’in dünkü kamp turu da bu kategoride. Tecridin giderek ayyuka çıkan bir dolu olumsuz sonucu var. Dışişleri Bakanı geçende BM Güvenlik Konseyi?nde uluslararası camiadan maddî destek istedi. Hâlbuki hükümet, tıpkı Van Depremi sonrasında olduğu gibi, mültecilerin ihtiyaçlarını kendi başına karşılayacağını âleme ilân etmişti. Bugün Başbakan Türkiye?nin 100.000?den fazla mülteci almayacağını dile getirmek zorunda kalıyor ve böylece Türkiye?nin takdire şayan ?açık kapı? uygulamasından vazgeçme sinyali veriyorsa baştaki ?kimseye ihtiyacımız yok? iddiası çökmüş demektir. Bu hamasî tutuma MYK Ankara temsilciliğinin de çanak tuttuğunu ve denetim konusunda pek talepkâr olmadığını hatırlatalım.


Gelelim iskân meselesine. Kitlesel iltica hareketlerinde (mass influx of refugees) iskân evresinde gözönünde bulundurulması gereken dört temel husus vardır. Birincisi tecrit meselesi. Mülteciler kendi devletlerinden gördükleri kötü muameleye boyun eğmediklerinden, gitmek zorunda kaldıkları yabancı diyarlarda suç işlemiş muamelesi görürler. Bu, mültecileri kabul eden bütün ülkelerde maalesef geçerlidir. Suriyeliler televizyonda gördüğümüz telörgüler ardında dış dünyayla irtibat kuramadan yaşıyorlar. Tecrit, şeffaflığı zedeler, istismar riskini artırır, asayişi zorlaştırır, Apaydın kampında olduğu gibi spekülasyonu besler. Basını ve uluslararası camiayı Suriyeli mültecilerle irtibata geçmekten alıkoymak, Suriye konusunda gereken uluslararası kamuoyu farkındalığından kendini mahrum etmektir. Kamu diplomasisi ustalarına duyurulur. Keza uluslararası savaş hukukunun emanetçisi ICRC?nin Türkiye?de olmaması Apaydın kampındaki Suriyeli firarîlerin hukukî durumunu belirsizleştirmektedir.


İkincisi mültecilerin ülkesiyle sınır varsa ve diğer tarafta silahlı çatışma sürüyorsa mülteciler Türkiye?de olduğu gibi sınırın dibine yerleştirilmez. Bunun sakıncalarını tahmin etmek için allame olmak gerekmiyor. Kaynak ülkenin silahlı güçleri sınırı ihlal ederek kamplara girip mültecilere saldırabilir veya kampları kendi toprağından topa tutabilir. Suriye içinde göz kırpmadan adam öldüren hükümet kuvvetlerinin böylesi bir çılgınlığa kalkışmayacaklarını kim garanti edebilir? Türkiye tarafında on kamp var bunlardan sekizi sınırın dibinde, diğerleri nisbeten daha geride İslâhiye ve yeterince uzak olan Maraş?ta. Cevdetiye, Nizip ve Adıyaman kampları sırada.


Üçüncüsü, mülteciler hep aynı yörede iskân edilmez. Zira yığılma bugün olduğu gibi o yörenin sakinleriyle sorunlara gebedir. Üstelik Antakya?da Türkiye Nusayrilerinin yaşadığını hatırlarsak.


Dördüncüsü silâhlı mülteci olmaz. Silahlı mülteci hem diğer mülteciler, hem yöre hem de kabul eden ülke açısından sakıncalıdır. Eğer kabul eden ülke, savaşın cereyan ettiği ülkedeki taraflardan birine askerî destekte bulunacaksa bu mülteciler vasıtasıyla olamaz.


Standart dışı bir politika


Türkiye son yirmi yılda en işlek uluslararası göç yollarından birisi haline geldi. Her ne kadar Avrupa?ya gitmek için bir sıçrama tahtası olarak görülse de zenginleşmenin sonucu olarak artık doğrudan göç alan ülke. Buna rağmen pek çok uluslararası hukuk normu gibi göç ve iltica hukukunda da dünyadan kopuk. Mülteci hukukunun temeli olan 1951 Cenevre Sözleşmesi?ne çekince koyduğu ve çok az mülteci – o da sadece Avrupa?dan!- kabul ettiği için iltica konusunda politika ve müktesebat oluşturamamıştır. Misâlen iltica hukukunda ?misafir? diye bir kelime yoktur. Misafirlik hukukî temelden yoksundur; her türlü keyfi ve şeffaf olmayan uygulamaya kapı açar.  2011 ağustosunda Antakya?da görevliler iki mülteci subayı Suriye yetkililerine sattı. Subaylar Suriye İnsan Hakları Birliği?nden verilen bilgiye göre kurşuna dizildi.

İçişleri Bakanlığı?nın hazırladığı ?Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı? yabancılar ile ilticacıların hukuki konumlarını tarif eden ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü altında kurumsal kapasiteyi güçlendirecek üç yasadan oluşan paket Ankara?da bir yerlerde bekliyor. Taslakla, hâlihazırdaki yetersiz hukukî çerçevenin içi dolduruluyor, idarenin kapasitesini güçlendirecek önlemler öngörülüyor, göçmen veya mültecinin tüzel kişiliğini tanımlayan bir takım iyileştirmeler getiriliyor. Ama bu yasalar son tahlilde ne yazık ki kabul görmüş uluslararası mevzuat ile uyumsuz. Çünkü çekince kalkmadıkça Türkiye?nin hukukî ve idarî anlamda sağlam ve insanî kaygılara cevap verecek çapta bir mevzuata sahip olması mümkün değil.

 

Bu yazı ilk olarak Taraf gazetesinde yayınlandı. Yazarın izniyle burada da yayınlanıyor… 

Tagged in: , , , , , ,

%d bloggers like this: