Share this post with Digg

Anayasal güvencesiz ve bölgesiz adem-i merkeziyet olmaz

Memleketin geçirmekte olduğu ve normalleşmeden önce daha uzun yıllar sürecek olan değişim ve dönüşümün en çetin konularından birisi adem-i merkeziyet diyordum. Adem-i merkeziyet siyasî anlamda Kürt çatışmasının çözümü ve etkin denetleme-dengeleme demek. İdarî açıdan ise bu boyutlarda olup etkin bir idareye sahip olabilmek.  Konuya geri dönelim ve bazı temel kısıtları gözden geçirelim. Adem-i merkeziyet denince akla gelen ve dillere pelesenk olmuş bir uluslararası anlaşma var. Avrupa Konseyi?nin 1985 tarihli Yerel Yönetimler Özerklik Şartı. Anlaşma Türkiye?de 3723 sayılı yasa ile 1993?te yürürlüğe girdi. Bu konuda üç nokta önemli.

İlkin, bir Avrupa Konseyi (Avrupa Birliği değil) anlaşması olmasından ötürü bağlayıcılığı ve izleme mekanizması yok. Onaylasan da uygulamayabilirsin. Kaldı ki Türkiye?nin onaylayıp uygulamadığı ve tam tersini uyguladığı uluslararası metinler üzerine doktora tezi yazılır, kürsü dersi verilir!

İkincisi metnin onaylanmış hali tümü değil. Ana metnin 12. maddesi : ?Akit Taraf, bu Şart?ın I. bölümündeki paragraflardan en az 10 tanesi aşağıdakilerin arasından seçilmek üzere en az 20 paragrafı ile kendisini bağlı kabul etmeyi taahhüt edecektir? der. Türkiye bu seçme hakkını kullanarak metni akdetmiş. Mesele sanıldığı gibi çekince değil. Yasa yapıcı ve uluslararası metinleri ulusal mevzuata uyarlayan bürokrat, anayasal sınırı ve idarî teamülü göz önünde bulundurmuş. Sonuçta maddelerden, hiçbir işe yaramayan bir potpuri yapmış.

Geçenlerde AK Parti?nin Yerel Yönetimler Çalışma Komisyonu metnin tümüyle onaylanmasını önerdi. Adnan Keskin?in haberine göre CHP de girişimin samimiyetsiz olduğunu ima etmiş. Bir yanda belediye kapatıp diğer yanda yerel yönetimi güçlendirmekten bahsedilemez diyesiymiş. AKP de CHP de meselenin püf noktasından uzak. Hükümet partisi işi başını aşmış merkezden belediyelere iş aktarmanın yerelleşme olduğunu sanıyor. CHP daha farklı değil. Her ikisi de meselenin ?yetki aktarma? olduğunu kavramış değil. Yetki aktarma da anayasal garantisiz mümkün değil.

Üçüncüsü tam da şu anayasal sınır. Şartın ana metninin 2. maddesi ?Özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır? derken Türkiye gibi merkeziyetçi ülkelere kapıyı açık bırakmış ama aynı zamanda metnin tüm ruhunu kadük hale getirmiş.

Dolayısıyla bugün tümüyle kabul edilecek bir Özerklik Şartı veya adem-i merkeziyeti içeren herhangi bir yasal düzenleme 1982 Anayasası?na aykırıdır dolayısıyla anayasal güvence olmaksızın uygulanamaz.

Bu çerçevede yapılması gereken üç temel iş var.

Birincisi, yeni anayasada ?idarenin adem-i merkezî? olduğunun yazılması. En ideali de ?bölünmez bütün? ilkesinin yanına gelmesi, tıpkı idarî sistemimizi kopyaladığımız Fransa?nın 2003?te yaptığı gibi. Bu konuda yazıcı heyetin herhangi bir adım atıp atmadığı belli değil, muhtemelen gündeme bile gelmemiştir.

İkincisi, 1982 Anayasası 123, 126 ve 127. maddelerde belirtilen ?idarede birlik ve bütünlük? ve ?idarî vesayet? ilkelerinin değişmesi ki adem-i merkeziyet işleyebilsin. Özellikle de şu 127. madde: ?Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir. Mahallî idarelerin belirli kamu hizmetlerinin görülmesi amacı ile kendi aralarında Bakanlar Kurulu?nun izni ile birlik kurmaları, görevleri, yetkileri, maliye ve kolluk işleri ve merkezî idare ile karşılıklı bağ ve ilgileri kanunla düzenlenir. Bu idarelere, görevleri ile orantılı gelir kaynakları sağlanır?.

Üçüncüsü, bölge kavramının yasalaşması. Özerklik, yerellik mevzularına girenler yerel ile bölgeseli hep birbirine karıştırır. Zira Türkiye?de yerelden yani belediyeden farklı bir bölge mefhumu yoktur. Merkez ile yerel arasındaki devasa alanda bölgesel ara merci olmadığı için yerel yönetimlere çok işlev yüklendi. Hâlbuki yerel yönetim otoriteleri hizmet odaklıdır. Bölge ise coğrafî, tarihî, dilsel, ekonomik, kimi zaman dinsel bütünlük arzeden idarî bir birimdir. Ülkeden ülkeye değişen yetki ve işlevleri vardır.

Zamanla belediyeler çeperin sesi oldular, merkeze erişemeyenlerin siyasî dayanağı haline geldiler. Ancak hizmetlerin yanında siyaset yapmak durumunda olmaları ve götürdükleri hizmeti siyasete endekslemeleri sağlıklı değil. Keza belediye gibi nispeten küçük bir idarî birimin devasa bir merkezin her anlamda kulu olması büyük sorunları beraberinde getiriyor. Bu sorunlara çare olarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesini düşünen çok.İrili ufaklı belediyelerin klasik belediyecilikten fazla hizmet vermesini temenni etmek, sürdürülemez bir sistemi ülke sathına yaymak demek.   

Taraf?ın ?Başkanlar Konuşuyor? adlı çok yararlı yazı dizisinde 81 ilin belediye başkanının altı soruya verdikleri cevaplar bu çelişkileri ve kafa karışıklığını mükemmel anlatıyordu. Hele en son soru olan ?Belediye başkanlarına süper yetkiler verilmesine yönelik yeni çalışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?? sorusunu özellikle AKP?li başkanların pas geçmesi merkezle yerel arasındaki kulluk ilişkisinin veciz ifadesiydi.

Hâsılı kelam Türkiye ebadında bir ülkeye gereken, devasa merkezi denetleyecek ve dengeleyecek çap ve yetkiye sahip olacak, yönetimi etkinleştirecek, siyasî taleplere de bir ilk cevap niteliğinde olacak bölgesel yapıların kurulması ve bunların anayasal garanti altına alınmasıdır.

Tagged in: , ,

%d bloggers like this: