Kapsayıcı ve dışlayıcı dışpolitikalar                      

Ayın başında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu?nun Paris çalışma ziyaretine katıldım. Bakanın bir Fransız düşünce kuruluşunda yaptığı ufuk turunda şu vurgu dikkatimi çekti: ?Türkiyesiz bir Avrupa?nın kültürel kapsama alanı daralır?. Gittikçe içe kapanan, Müslümanlarla yaşayamayan Avrupa?nın mücavir coğrafyaları dışlayan politikalarının kültürel etkisini azalttığını ve aksine, kapsayıcı cömert yaklaşımlarıyla Türkiye?nin etkisinin giderek artmakta olduğunu dile getirdi Bakan. Kapsayıcı-dışlayıcı karşıtlığı önemli. Eldeki sınırlı imkân nedeniyle kervan biraz yolda düzülse de Türkiye?nin dışarıdaki cevvaliyeti ortada. Bugüne dek görülmemiş bir trafik ve görünürlülük, dünyanın dört bir yanında açılan sefaretler, Afrika?ya açılma, kimsenin yüzüne bakmadığı üç parçaya bölünmüş Somali?ye uzatılan el, başlı başına bir iddia demek olan vize muafiyetleri, uluslararası kurumlarda kişi veya ülke olarak üst düzey temsil, sayısız arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık faaliyeti, uluslararası askeri operasyonlara katılım, yeri geldiğinde eski müttefiklerle zıtlaşma, diplomasiyle birlikte yürüyen ekonomik ve kültürel yayılma? Az buz işler değil. Bu ?kapsayıcılık? değerli ama yeterli değil. İcraatta gereksiz girişimler ve inatlaşmalar var. Bunlar arasında Türkiye?nin dışpolitikasını yakından izleyenleri en çok sarsan, Darfur?da Müslüman, Sudan?ın güneyinde de Hıristiyan katleden Ömer el-Beşir?le olan teşrik-i mesai.

Türkiye?nin dış görünümündeki bu kara noktanın hiçbir gerekçesi olamaz. Ama daha derin bir tezata dikkat çekmek isterim.Dışarıdan bakınca Türkiye, yukarıda sayılan gözalıcı icraatla çelişen birçok iç ve dış sorunla sanki kendi sorunu değilmişçesine yaşamayı sürdürüyor. İçeride birikmiş kadim sorunlar belli. Bugün bunların neredeyse tümü, zamanla dışpolitika dosyaları haline gelmiş durumda. Zira ilkin, yeryüzündeki bütün sorunların ister istemez küreselleştiği bir dünyadayız. İkincisi,Türkiye?deki sorunların mağdurları yüzyıldır sorunlarıyla birlikte Türkiye dışına taşıyor ve çoktandır Türkiye dışında politika üretiyorlar. Bu topraklardan kovulan veya kaçmak zorunda kalan, uluslaşma sürecinin gayrimeşrulaştırdığı, bugün ABD, Avrupa ve Ortadoğu?da yaşayan tüm diasporalar (gayrimüslimler, Kürtler), onlarla doğrudan veya dolaylı bağlantılı irili ufaklı dünya kadar sorun (Kıbrıs, Ruhban Okulu, Batı Trakya, Ege kıta sahanlığı, Ermenistan, Irak ve Suriye Kürt bölgeleri) ve elbette tüm bu sayılanlarla bağlantılı olarak devreye giren üçüncü taraflar (ABD, Fransa, Rusya, vb?).

AK Parti?den önce bu sorunlar ve yansımaları görmezden gelinir, siperden çıkmadan savuşturma harekâtı yapılırdı. Hükümetler Soğuk Savaş?ın rehavetiyle hareket etmez, Batı dışında başka dışpolitika alanı bilmezlerdi. Bugün dışpolitikadaki aktivizm ve Bakanın sözünü ettiği kapsayıcılık ne kadar görünür, duyulur haldeyse içeriden taşmış ve dışarıda birikmiş sorunlar da o ölçüde görünür ve duyulur haldeler. Ve Türkiye?nin görünürlüğü ve kapsayıcılığı arttıkça, dışladığı sorunlar da o kadar sırıtıyor. Hatta şizofrenik bir görünüm arzediyor. En basitinden: Başbakan müteveffa Kıpti Patriği Şenuda?yı Kahire?de ziyaret eder de İstanbul?daki Ekümenik Patrik Bartolomeos?u neden ziyaret edemez?

Davutoğlu?nun bu şizofrenik durumun farkında olmaması mümkün değil. Nitekim Paris?e gidiş yolunda Ali Bayramoğlu?na Ermeni Soykırımı?nın yüzüncü yılı bağlamında söyledikleri, dönüş yolunda da Büşra Ersanlı?nın absürd tutukluluk hali ile ilgili dile getirdiği üzüntü, farkındalığının kanıtları. Ama artık icraat vakti! Tutukluluk halleri konusunda ?yargı bağımsızdır? savunması en hafifinden eğreti duruyor.

2015 konusunda ise Bakan, Bayramoğlu?na ?karşılarında 1915’te hiç bir şey olmamış diyen bir Dışişleri Bakanı yok? diyor ve üç girişimden sözediyor. Akim kalan Zürih Protokollerinin canlandırılması; bizim diasporamız dediği insanlarla irtibat ve diyalog; 1915 konusunda ?adil hafıza? yaklaşımı. Bu son hususta şunları serdediyor:  ?Biz Alman değiliz. Bizim tarihimizde etnik kıyım fikri yok, getto yok. Üstelik aynı dönemde biz de çok acılar çekmiş bir milletiz. Balkanlarda, Kafkaslarda Müslümanların yaşadıkları endişeleri, korkuları, kayıpları da var. Beni Anadolu’dan da sürecekler diye bir paranoyayla yaşanmış bazı şeyler oldu… Kendi toprağına tutunma çabası içinde yapılan hata, katliam, hukuksuzluklar oldu. Ama askerin psikolojisini Nazilere benzetirseniz olmaz, katil ırk olarak takdim ederseniz olmaz.?

Olabilir, ama yetmez. Çünki İttihatçıların aldığı soykırım kararı ve kararın Kemalist dönemdeki uzantılarında tarihî rasyonalite aramak, yeni Türkiye?nin iç ve dış siyasetini belirleyecek anti-İttihatçı/Kemalist paradigmanın önünü açanların ve bu paradigmayı taşıyanların işi olmamalı. Onların işi bu kara lekenin aktörlerini teşhir etmek olmalı. Zira içeride çürümüş ve dışa taşmış sorunların müsebbibi, dünkü ve bugünkü İttihatçılığın beslendiği ana damar soykırımdır.

 

Bu yazı ilk olarak Taraf’ta yayınlandı, yazarın izniyle burada da yayınlanıyor…

Tagged in: ,

%d bloggers like this: