Margin Call, 2011 by J.C. Chandor

 

Herkes kendi cehennemini yaşar


Feodel Lord’un tamamen kendi keyfine göre birini seçip öldürmek üzere olduğu, sayıca daha kalabalık olmalarına rağmen kimsenin karşı koyamadığı bir ortaçağ köyünü alın; Matrix’in, sistemin adeta sembolü, labirentimsi ofis ortamının içine yerleştirin. Filmin açılış sekansı, sürreal ya da bir çeşit bilim kurgu, ya da korku filmi misali, sanki ölüm sırasının kime geleceğini bekler gibi, kimin işine son verildiğini bildiren görevlilerin içeri girmesi ve sessizce, karşı koymadan bekleyen, sıra her kendisine gelmediğinde sesini çıkarmadan buna gizliden gizliye sevinen aynı zamanda da her an bunun kendi başına gelme ihtimalini de hiç aklından çıkar-a-mayan, insan kalabalığının yarattığı bir ölüm sessizliğini resmediyor.

Oyunun Sonu adlı filmin, aslında kendini oldukça mesafeli, karakterleriyle pek özdeşim kurmaya niyetli görünmeyen, belgesel-vari ve anti-dramatik konumlanmasına karşın bende yarattığı his tam da yukarındaki paragrafta anlattığım kadar dramatik oldu. Film, günümüzde iş yaşamının insan hayatının nasıl tam merkezinde durduğunu, aslında işini kaybetmenin sanki tüm hayatını kaybetmek olduğu hissini, açılış sekansında kurduğu mizansenle, oldukça etkileyici bir biçimde anlatıyor.

Bu pencereden bakarsak, hayatlarımızın nasıl, bir formülde yapılan artimetik bir hata yüzünden, bu hale geldiğini görmek oldukça da ironik bir yandan…

Film, geçtiğimiz yıllarda ABD’de ?mortgage? krizi olarak başlayan, ve tüm domino taşı gibi tüm dünya ekonomilerini etkileyen krizin tohumlarının ilk atıldığı geceyi anlatan bir mizansen. Sonuna kadar izleyip bitirdiğinizde bile, şu meşhur yanlış formül dışında, sorunun aslında tam olarak nereden kaynaklandığının normal bir sinema seyircisinin anlamasının pek mümkün görünmediği teknik detaylarla çok da ilgilenmeyen film, bu sürece dolaylı ya da dolaysız katkıda bulunan kişilerin içinde bulunduğu ya da bulunmadığı psikolojik hallere dair ayrıntılardan besleniyor.

Filmin yukarıda da bahsettiğim, sanki tersten bir allegori kuran dramatik yapısı bize, son derece gerçekçi bir meseleyi, sonunda milyonlarca kişinin ölmesine sebep olacak gerçeküstü bir hikaye, bir nevi epidemic anlatıyormuş hissiyle veriyor. Özellikle açılış sahnesi ve cıvıl cıvıl, kalabalık bir caddeden giden taksinin içindekilerin, sokakta gördükleri insanlar için, yarın hatta bir kaç saat sonra kopacak kıyametten haberi olmamalarına nasıl hayıflandıkları sahnede bu benzeşim iyice kendisini hissettiriyor.. Ama aslında kıyamet falan kopmuyor tabii ki, sadece milyonlarca insan, işini, parasını, dolayısıyla ailesini, evini, sevdiklerini kaybediyor…o kadar! Ne de olsa burada tamamen gerçek bir hikaye anlatılıyor, milyonlarca insanın öldüğü, dünyayı etkiyen bir virüsün hızla yayıldığı olaylar ancak filmlerde olur.

Film, hiç bir sekansında bir kahraman ya da bir anti-kahraman yaratmaya çalışmıyor. Hiçkimse salt iyi ya da kötü değil, ortalık fena halde tekinsiz ama hepimiz aslında ne olacağını ya da olmayacağını biliyoruz. Filmin dramatik örgüsü biraz da karakterlerimizin bireysel duruşlarında ve kararlarında ilerliyor. Örneğin ilk işten çıkarılma sahnesinin ardından gelen sahnede, orta düzey yöneticlerden Will (Paul Bettany), daha üst düzey bir yönetici olan Sam’in (Kevin Spacey) yanına gider, Sam çok üzgündür. Bir an onun kahramanımız olduğunu ve aslında işten çıkartılmalara üzüldüğünü düşünürken, Sam’in aslında köpeği ölmek üzere olduğu için bu durumda olduğunu görür ve filmin kötü adamıyla tanıştık diye sevinirken buluruz kendimizi, tam da aslında milyonlarca insanın hayatını etkileyecek krizi tetikleyen bir kararın verilmesine, tek karşı duruş sergileyen kişi olduğunu henüz bilmiyorken…ve sistemin nasıl üretimden finansa kaydığını üstün zekalı genç Peter (Zachary Quinto) karakterinin sadece daha fazla para kazanacağı için sektör değiştirdiğini söylediği andaki gibi küçük nüanslar da filmin bu örgüsünü altan alta besleyen detaylar olarak kalıyor aklımızda. Son olarak bahsedeceğim detay sahnede ise, CEO’muzun (Jeremy Irons) şirketin panaroma manzaralı yemekhanesinde, vicdanının son derece rahat olduğuna dair sonsuz inancıyla, sadece yemeğine odaklandığı anda, aslında tüm meselenin herkesin bireysel hikayelerinin toplamıymış gibi durduğunu, onun yemeğinden aldığı zevk kadar derinden hissediyoruz.

Başından beri çok şey vaat etmeyeceğini açıkça söyleyen film, sonlarına doğru artık bireysel hikayelerine daha da ağırlık veriyor. Açılış sekansı ne kadar geniş kitleleri ilgilendiren bir anlatım tarzı barındırıyorsa, son sekans bir o kadar kişisel bir meseleyle bitiyor? Sam, ölü köpeğinin cesedi ve perişan haliyle mezar kazmaya çalışırken, eski eşi olduğunu tahmin ettiğimiz, filmde görünen ikinci önemli kadın karakter sanki herşey yoluna girecekmiş gibi Sam?in yanına geliyor. Beklentilerimizin aksine, Sam?i o halde bile içeri almadığı gibi, içeri girmek isterse kapıda alarm olduğunu hatırlatmasıyla biz de irkiliyoruz sanki. İktidarın cisimleşmiş timsali, milyonlarca insanın hayatını (!) ellerinde tutan Sam karakterinin içine düştüğü durum yüzünden, ne yapmış olursa olsun, neredeyse ona acıyacak gibi oluyoru.

Dünyaya ne yaparsak yapalım, ne kadar iyi ya da kötü olursak olalım, hangi kararları verirsek verelim ve bu kararların ne kadarı kolektif olursa olsun, ya da kaç kişiyi hangi boyutlarda etkileyecek olursa olsun, başımıza gelenler yaptıklarımızın bir sonucu değildir, sonuçta dünya cehennemi yaşar ama herkes kendi bireysel cehennemini yaşar…bazılarına biz şahit olmasak bile?

 

Tagged in: ,

%d bloggers like this: