Ceylan Önkol?un Hatırası ve Başbakanın Dili Üzerine

Ceylan Önkol

Memleketin  bir içsavaş eşiğinde olduğu bugünlerde taraflar, mit-pkk görüşmelerinin basına sızmasının ardından garip şekilde müzakereden cayıp savaşa oturmanın suçlusu olarak karşı tarafı göstermek üzere bir enformasyon bolluğu ile bizi karşı karşıya bırakarak aklımızın biraz karışmasını istiyorlar. Nihayetinde herkes durduğu yere uygun düşen bilgilere bağlı olarak kendi konumunun meşruiyetine ilk olarak kendini inandırıp ardından bizi de buna inanmağa sevketmek için çabalıyor. Bu aslında gayet normal, ama normal olmayan şey elimizden kaçıp gidenin değeri karşısında ne yapacağımızı bilememek. Kürt meselesinin dönüştürücü aktörleri olarak iş yapabilecek siyasal aktörlerin muhayyilesinin sınırları ve korkuları bizi, bir zamanlar alışılmış olanı hatırlatan, eski, rutin şiddet döngüsüne yeniden mahkum kılacak gibi görünüyor.

Hem hükümet tarafı hem de meşru bir aktör olarak bdp-dtk kanadı (ve ayrıca meşruiyeti henüz Türkiye kamuoyunda tanınmamış pkk-kck kanadı) kendisinin savaşa zorla sürüklendiğine bizi inandırmak istiyor. Ve anlaşılan taraflar ?savaşın siyasetin silahla icra edilen bir eylem? olduğu yönünde ki tanıma hala inanıyorlar ama bunu ikrar etmek de istemiyorlar. İki taraf da üzerinde söz sahibi olduğunu iddia ettiği halka güvenmiyor ki, siyasetin alanını düşmanını şeytanlaştıran bir algı eşliğinde silahın hükümranlığına doğru çekmeye çabalıyor.

Belki bugüne kadar burada mesele üzerine yazarken hep eşitleyici bir dil üzerinden konuştum ve muhtemelen bu yadırganıyor. Fakat bugün itibariyle kürt meselesi tamamen yeni bir epizoda giriyor. Coğrafyamızın etrafında bulunan, dünya savaşları esnasında uluslararası sistemin gereği olarak kurulan ve soğuk savaş döneminde süreklileştirilen yapay merkezileştirmeler / devletlerin toplumsal alanı yeniden şekillenmeye başlıyor ve muhtemelen bu değişim dengesini bulana kadar çok zaman alacak. Ortadoğu denilen coğrafya sadece devletleri ile değil toplumları siyasal aktörlere çeviren bir hissiyatla da eş zamanlı ve tetikleyici dönüşümler yaşıyor. Bu değişim türkiye?de de devletin ontolojisini etkileyecek. Aynı zamanda devletin şiddet kullanma tekeli olarak modern sosyal-siyasal teoride anlamını bulan tespit belki de kendi üzerine dönüp sınırlar çekecek ya da yeni bir hukuk üretecek. Halihazırda ise şahidi olduğumuz 30 yıllık savaşın temel meşruiyet motifleri, akparti döneminde sürüp giden gecikmiş değişimin etkisiyle pkk geleneği açısından da farklılaşıyor. Bu noktada beklediğimiz barış diline yakınlaşma idi ama hiçte konjoktürel görünmeyen ve yapısal olduğunu tahmin edebileceğimiz itkilerle bugün itibariyle savaş dilinin etkin olmasını isteyen bir gövdenin varlığı kendini pkk içinde belli etti. Bugünden sonra şiddet iklimi bildiğimiz haliyle süregitmeyecek, mutlaka niteliksel bir dönüşüme uğrayacak, ama bu dönüşümü yönetecek siyasal aktörlerin dönüşümün yönünü iradi olarak mı belirleyeceği yoksa alışılmış refleksleri ile bunu icbar mı edeceği kritik bir soru olarak gündemde.

Bunun bir örneği olarak, erdoğanın 12 haziran seçimleri öncesinde başlayıp bugünde devam ettirdiği propaganda dilinde basit bir analiz yaparsak sanki eski reflekslerin, kin, haset ve garezlerin etkin olduğunu görebiliyoruz. Belki hiçte öyle değildir, belki de başabakanı ikna eden bir grup aklıevvel danışmanının bdp ye destek sunan kitleyi ikilemde bırakacak bir taktik olarak sundukları bir önerinin sonucudur. Bu dilde baskın unsurların biri, kürtlükle ilgili bireysel düzeyde bir kimlik tanımlamasının sahneye çağrılması ve muhatap alınmasıdır. Başbakan uzun süredir kürt kökenli vatandaşlarına sesleniyor. Kürt kökenli vatandaşların vicdanlarına, kürt kökenli vatandaşların dini hissiyatına sorular soruyor. (bunun son örneği için, http://siyaset.milliyet.com.tr/-mabedlerinizi-bombalayan-bu-orgute-nasil-destek-veriyorsunuz-/siyaset/siyasetdetay/28.09.2011/1444149/default.htm )

Elbette ki bir siyasal aktörün muhatap gördüğü bir kitleye sorular sormasında garipsenecek bir taraf yok. Fakat kullandığı dilin dini çağrışımlarını gayet iyi bilen erdoğanın, kürt kökenli vatandaşlardan talep ettiği şeyin başka bir şeyi gözden kaçırdığını ya da hafife aldığını düşünüyorum. Geniş bir kürt kesiminde – hadi adlı adınca söyleyelim, pkk?ye kendini bağlı hisseden geniş tabanda-  ?ölülerine ve hatıralarına ihanet et? çağrışımıyla anlaşılacak bir dilin kimi ikna edeceği, cevabı belli bir soru. İnsanların durduğu yere saygı duymalarını hazmedemeyen bir dil kullanarak kiminle, nasıl barış yapacaksınız. Veya insanların size saygı duymasını engelleyen bir dille konuşurken bir barışı inşa edebilecek misiniz.

Oysa ?apoya peygamber diyorlar? ?kürtlerin dini Zerdüştlük diyor bunlar? sözleriyle başlayan ve bdp kanadının sivil olduğunu iddia ettiği ama bal gibi askeri düzenle icra edilen cumalara, kürtçe ezanlara muhalefet adına serdedilen sözler, bizzat erdoğanın diliyle meselenin müslümanlık üzerinden bir çatışmaya çekilmesine yaradı. Artık öyle bir noktaya geldik ki, bu coğrafyada insanların birdiğerini affetmesini ve dostça karşılamasını sağlayabilecek en güçlü dinamik olarak müslümanlık bile çatışmanın kodu haline geldi.

Bu hatanın konjoktürel bir hata olduğunu söyleyerek geçiştirebiliriz meseleyi ama şu soruyu sormak gerekiyor. Erdoğan gerçekten de kürtleri hiç dinledi mi. Siyasal talepleri falan değil. Salt ve yalın anlamıyla, kürt olarak doğmuş kendini savaşın içinde bulmuş ve ahlaklı kalabilmek için şahit olduğu zulmü kabullenememiş ve kendini istemese bile bugün meselenin tarafı bulan kürtleri. Onların vicdanını, acılarını dinledi mi. Fakat asıl olarak, o kürtlerin ikilemini. En az erdoğan kadar kendini bu toprağa ait hisseden, ama hangi tarafta duracağının ikilemini aşamayan kürtlerin ne hissettiğini aklıevvel danışmanları hiç anlattı mı. Niçin onun bazen bunları dinlediğini bazen de hiç böyle bir şey duymadığını düşünmek mecburiyetinde kalıyorum.

Bir de şu soruyu sormak gerekiyor; Sayın Başbakan Ceylan Önkol?un katillerini niçin korudu. Bu coğrafya da yaşayan ve biraz vicdan duygusuna sahip olan istisnasız herkesin, masumiyetin şahidi olarak görebileceği bir kız çocuğunun koyun otlatırken ortada savaş- çatışma falan da yokken havan topuyla vurulmasını nasıl içine sindirebildi, hangi hesapla meselenin üzerine gitmekten vazgeçti. Belki bunu hazmetmenin kendisi ve partisi için rasyonel, makul bir açıklaması vardı veya o günlerde çaresiz kalmıştı ve bir şey yapamadı. Ama Ceylan için kimseye bir hesap sormadıysa birileri şunu düşünecektir; bizim elimizle ölenlerin hesabını sorma hakkını niçin şimdi ona verelim ki, o da bizim kadar kirli değil mi.

Erdoğan, Siirt?te bir otomobilde taranan kızlar için veya İstanbul?da bir belediye otobüsüne atılan molotofla yanıp ölen 16 yaşında ki kız çocuğu için kürt vatandaşlarına dönüp soru sorma hakkına elbette ki sahiptir. Ama bu hakkı kullanacak bir siyasal fail olarak eğer kendisine hak verilmesini istiyorsa o da başka bir hakkı teslim etmeli. Bugün itibariyle ölümünün ikinci yılında Ceylan Önkol?un hesabının niçin sorulmadığının bir açıklamasını yapmalı. Çünkü herkesin vicdanı ölülerini hatırlıyor. Bu şiddetin sonu nereye giderse gitsin, ölüleri ve hatıraları ile baş başa kalacak insanları ikna etmeden ahlaklı olduğumuzu iddia edemeyiz. Hiçbirimiz.

 

Tagged in: , , ,

%d bloggers like this: