KÜRT MESELESİNDE YENİ DÖNEMİN ÖNCESİNDE

1

Öcalan?ın ?çekiliyorum? açıklaması, akabinde Silvan saldırısı ve  Başbakanın yaptığı ?Ramazan Bayramından sonra mücadele farklı olacak? açıklaması beraberinde başka haber ve duyumlarla birleşince birçok kişinin kafasında ?yeni bir savaşın eşiğinde miyiz? sorusunu akla getiriyor.  Toplumumuzun ya da topluluklarımızın hafızasında tazeliğini henüz koruyan ve acısı dindirilememiş, bir sonuca erdirilmemiş ön-içsavaş sürecinin yeniden canlanabilme ihtimali açıkça söylemek gerekiyor ki bizi tedirgin edebilecek bir düzeye yükseldi.

Aslında uzun süredir bu savaşın bittiğini biliyoruz. Fakat sürecin bir barışa ermediğini de biliyoruz. Tam da bu nedenle tarafların gerginliğini süreklileştiren bu askıda kalma hali, pozisyonların belirsizliği ve geleceğe ilişkin tedirginlik geçmişte savaşa tutuşmuş kesimlerin yeniden savaşa başlamayı kendileri açısından bir kurtarıcı hamle olarak görmelerini sağlayabiliyor. Nasıl savaşacağını bilen tarafların bir barışı nasıl inşa edeceğine ilişkin bir siyaset tecrübesinin yokluğu ve siyaseten risk üstlenebilecek ama savaş sürecinde rol almamış ya da şiddet düzeyine muhalefet etmiş aktörlerin bir ana siyasal gövde oluşturabilecek yaygınlığa sahip olamaması bugün bizi bir içsavaşın eşiğinde çaresiz bırakabilir. Tam da bu nedenle bugüne kadar yaşanmış süreci, 1984-1999 arasında düşük yoğunluklu savaş olarak da isimlendirilmiş çatışma halini ve 1999 sonrası tedirgin bekleme halini göz önüne alırsak özellikle 1992-2011 sürecini bir ön-içsavaş olarak tanımlama imkanı var. Bundan sonrasının ağır gerilimli şartları, bazı bölgelerde artık ?kim ölecekse ölsün? şeklinde karşımıza gelen duygusal boşalma halinin gerçeğe dönüşmesi hakikaten de bizi bir içsavaşın ortasına atabilir. Peki bunu engelleyecek olan birileri var mı ne ya da tam olarak böyle bir dönemde miyiz yoksa taraflar pozisyonlarını sertleştirerek masada daha güçlü olabilmek adına toplumun bir süre daha gerilmesini göze alabileceklerini mi göstermek istiyorlar.

Sorulara çeşitli cevaplar verilebilir, ama bir savaş tedirginliği var ve gelecek yıllarda ön- içsavaş gibi tanımlara bizi muhtaç kılacak şartlarla karşılaşmak istemiyorsak bugün itibariyle tarafları barışa çağırabilecek güçlü seslere ve aktörlere ihtiyacımız olduğu kesin. Aksi takdirde her şey ve toplumsal barışımız kendini savaşın tarafı olarak düşünen devlet ve pkk arasında yürüyecek müzakere sürecine bağımlı kalacaktır. Ama maalesef uzun yıllar süregiden savaş hali zor dönemde konuşabilecek bütün aktör/yapı/kurumların sessizleşmesi ve sinmesine neden olduğu için bugün hakem ve uzlaştırıcı rolü oynayabilecek kimse yok. Bu da kaçınılmaz olarak savaşın iki tarafı içinde yer almış ve var olmuş fakat bugün bu savaştan bıkmış ve barış için çalışabilecek aktörlere ve isimlere gözümüzü çevirmemizi gerektiriyor. Umut ediyoruz ki sanıldığı gibi bu iki taraf da monolitik değildir ve bir şekilde ?ihtiyacımız olan şey savaşma iradesi değil, barış arzusudur? diyebilecek seslere alan açarlar. Çünkü halihazırda, mesela bütün risklerin politik lider olarak temayüz etmiş Erdoğan ve Öcalan?ın sırtına yüklenmesi onların da güç yetiremeyecekleri bir riskle kendilerini kuşatılmış hissetmelerine neden olabilir ki bu da maalesef liderlerin barış inisiyatifini cesaretle yürütmelerine ket vuracaktır.

Bugün toplumumuz aslında barışa da savaşa da çok daha hazır bir durumda. Her şeyin, adı konmadan açıkça ikrar edilmeden askıya alındığı 12 yıllık uzun bir dönem savaşı da yaşamış Kürtlerin çoğunluğu için nispeten rahat ve ara ara umutların tazelendiği bir dönem olmakla beraber duygusal gerginliklerin de yaşandığı ve zaman zaman ?kopacaksa kopsun? denilebilen bir dönem de oldu. Fiilen savaşın durduğu uzun bir aralıkta hala dağlarda militan olarak bekleyen beş bine yakın insanın geleceğine ilişkin herhangi bir atılımın kararlılıkla gündemde gelmemesi belki de sorunun en can yakıcı kısmı oldu. Nihayetinde bir barış mümkün olacaksa bir şekilde bu kadroların geleceğine ilişkin bir vizyonun gerekliliğini kimse inkar edemiyor ama iş bu noktaya geldiğinde hiçbir politik aktör de hala sorumluluk almıyor. Belki bu noktaya kadar, bugünlerde Ergenekon ismi ile tanınmış devlet içi baskı gruplarının güç ve operasyonel yetenekleri devlet katında ki eylemsizliği anlamamızı sağlayabilir ama yine de vizyoner yoksulluk haklı görülecek bir şey değil.

2011 seçimleri sonrası bu baskı odaklarının meşruiyet yokluğunun ortaya çıkması ve operasyonel yeteneklerinin Ergenekon davası ve son YAŞ sürecinde bitirilmesi devleti bugün için temsil edecek aktör olarak akpartinin elini güçlendiriyor ama akpartinin bu meselenin çözümü için iradesini hangi yönde sergileyeceği öyle görünüyor ki Erdoğan?ın umut ve azmine kalmış. Tam da bu noktada bir politik lideri, onun zaman zaman hırçınlaşan tehditlerine rağmen barış için yüreklendirmek veya barışa zorlamak gerekiyor. Peki bunu kim yapacak, sadece etrafında ki danışman kadrosundan mı bunu bekleyeceğiz yoksa başka bir sese mi alan açacağız. ?Şimdilik sabrediyorum? izlenimi veren Erdoğan?ı barışın zor ama tek şans olduğuna ikna edecek imkanlarımız var mı.

Beri taraftan pkk tarafında ne oluyor? Bir örgütü anlamak amacıyla örgütün iç döngüsüne bakacak herkesin rahatlıkla görebileceği gibi mesele sadece Öcalan?ın pozisyonu ve liderliği değil bugün itibariyle. Bir tarafta dağlarda meskun militanların bir savaşçı kadro olarak geleceklerine ilişkin tedirginlikleri ve varoluşlarına ilişkin kendilerini muhatap buldukları öngörülemezlik, bir taraftan bdp-dtk örgütlenmesi ile kendi temsiliyetlerini yansıtmaya niyetli geniş bir halk kesiminin arzu, ümit ve korkuları ile bu partinin profesyonel kadrolarının örgüt içi duygusal sarsıntı ve istikrarı, diğer taraftan da Öcalan?ın konumu ve görüşlerini sergileme özgürlüğüne ilişkin şüpheler ve korkuların bir bakiyesi alındığında kolayca görülebilir ki; istikrarlı bir barış dilinin ve niyetinin ana gövdede belirleyici olması hiçte kolay değil. Bu yüzdendir ki ne zaman bir çatışma atılımı ortaya çıksa profesyonel kadrolar kendi pozisyonlarını da zora sokan bu hamleye açıkça karşı çıkmaktansa, çatışmanın meşru zemininin varlığına işaret eden bir söyleme tutunma ihtiyacı hissediyor. Bütün kadroların ofsayta düşmekten korktuğu böyle bir düzlemde barış dilinin istikrarsızlığı ne yazık ki çözüm çabasına kredi tanımaya çalışan kesimleri bile ümitsizliğe çekiyor.

Buna rağmen savaşın ve silahın hükümran olduğu bir siyasal iklimin derde deva olmayacağını bdp de yığılan kitlelerin büyük çoğunluğu artık biliyor ve ayrıca kürt kanadın siyasal seçkinleri de açıkça ikrar etmeseler de bunun farkındalar. İşin kürt kanadına baktığımızda en büyük sorun, ikrarı ve dolayısıyla riski başkasının sırtına bırakma yönünde beliren kaçaklık hali. Ama elbette bu kaçaklık halinin de hem duygusal bir haklılaştırımı hem de eşitsiz bir çatışma hattı içinde olmaktan kaynaklı bir kökeni var. Tam da bu nedenle meseleyi biraz anlamak istiyorsak bakışımızı kürtlerin ciddi bir kısmı üzerinde bir duygusal hegemonya kurmayı başarmış son 25 yılın ana akım siyaset geleneğinin yani pkk nin iç döngüsüne çevirmemiz gerekiyor. Ama yine de, örgüt ve partinin iç yapılanmasının meseleyi ketlemesine, Öcalan?ın ve örgütün kendini zaman zaman esir pozisyonunda hissetmesine, onur ve gururun kırıldığı ve tamirine de izin verilmediği ya da yol açılmadığı hissine, dağlarda ki kadroların geleceğine dair belirsizliğe rağmen; bugün için, bir barış çağrısını güçlü şekilde Öcalan?a ve örgüte duyurmaya imkanımız var mı. Bu soru; şüphesiz barışın risklerini sadece Öcalan?ın sırtına yıkıp onu bıktırmak istemiyorsak, Öcalan?ın sık sık rastladığımız herkese kulak tıkama ve beni anlamıyorlar tavrına rağmen tekrarlanması gereken bir soru olarak orta yerde duruyor.

Tagged in: , , ,

%d bloggers like this: