Bu yazı ilk defa 1 Haziran 2011’de yayınlandı. Yazarın izniyle buraya da alınıyor.

Defne Devrimi ve Medyadaki Egemen Söylem

Bugün Bilgi Üniversitesi’nde biraz geç de olsa toplanabilen hareket, medyada başka bir dil isteğini dile getirdi.

Bilmeyenler için kısa özet: Defne Devrimi, Defne Joy Foster’ın vefatının ardından Hıncal Uluç’un ‘Su testisi su yolunda kırılır’ minvalindeki -ki esasında bu cümleyi de bünyesinde barındıran felaket bir yazıdır- köşe yazısının ölmüş bir kadının ardından yazılabilecek en acımasız yazı olduğundan hareketle medyadaki erkek egemen söyleme karşı çıkıştır. Bugünkü toplantı da başka bir medyaya nasıl gidilebileceğinin tartışılacağı bir yer olarak planlanmıştı.

Bu noktadan hareketle, eleştirilerimi sıralamadan önce, bazı insanların düşünebileceği gibi asla hakaret amacı gütmediğimi, bilakis bu hareketin doğru yolda ilerleyebilmesi için yapılması gerektiğini düşündüğüm hususları yazacağımı belirtmek isterim. Aslında daha yazıya başlamadan böyle bir şerh koymayı otosansür olarak algılayabilenler olacaktır. Bunu yazmamdaki amaç, bugün Twitter üzerinden yaptığım yorumlara çok cici cevaplar almış olmamdır. Bunu da belirteyim istedim.

Şimdi, bir kere… Bir dakika, buraya ilk olarak yazdığım cümleyi yazamayacağımı farkettim. Zira, nedense daha Twitter’dan düşüncelerimi yazdığımda ‘ne kadar ayıp’ şekilde tepkiler aldım. Ben de buraya küçük bir sansür uyguluyorum. Şöyle diyeyim, ilk yarıda, güleç kadınlarla dolu bir topluluk, ‘medyada kadının korunması’ hareketi hakkında konuştu. En azından ilk 2 saat toplantının minvali bu yöndeydi. Ben söz alıp sloganı ‘Başka bir medya hakkımız!’ olan bir hareketin çeperinin yalnızca kadının korunması olamayacağını, dün gece Hopa‘da yaşanan olayların da, düzenlenen internet yürüyüşlerinin medyada yer bulamamasının da, çeşitli etnik ve dini grupların medyada mütemadiyen aşağılanmasının da olması gerektiğini söylediğimde aldığım cevap şaşırtıcı oldu: ‘Medyanın bütün sorunlarını biz çözemeyiz’. Pekala.

İkincisi, eleştirel bir topluluğun eleştiriye bu kadar kapalı olduğunu açıkçası ilk defa görüyorum. Hem medyayı Hıncal Uluç üzerinden eleştireceksin, hem de ‘Nasıl, memnun kaldınız mı?’ diye sorduğun insanlar ‘Hayır’ dediğinde kızacaksın. Özellikle sürekli olarak ‘Bu hareketin bir önderi yok, hepimiz comandante’yiz’ diyen Vivet Kanetti, topluluğa yapılan eleştirileri sinirli bir tavırla cevaplayarak beni ayrıca hayal kırıklığına uğrattı. Sonuçta burada -tekrarlıyorum- genel bir söylemi eleştiriyoruz; bize gelecek eleştirilere açık olmadıktan sonra bu hareketin ilerlemesi mümkün olur mu? Olmaz. Olamaz.

Neyse ki toplantının ilk yarısında olan laubalilik / ciddiyetsizlik, ikinci yarıda konuyu gerçekten bilenlerin konuşmaya başlaması ile dağıldı. Özellikle Gülten Kaya’nın, ‘Bazı nitelemelerin içini doldurmalıyız’ diye konuşmaya başlaması topluluğun duruşunu netleştirmeye zemin hazırlayabilir diye düşünüyorum. Gülten Kaya, şimdilerde baştacı edilmeye çalışılan Ahmet Kaya’ya 12 yıl önce yaşatılan medya eziyetini çeşitli gazetelerde yayınlanan yazıların manşetlerini okuyarak konunun farklı bir yönüne dikkat çekti. ‘Hayat bize hem değiştirme, hem de hesap sorma hakkı veriyor, ancak bunu ne kadar kullanabildiğimiz şüpheli’ dedi Gülten Kaya. Katılmamak mümkün mü?

Akabinde ise akademisyenler Aslı Tunç, Kaan Öktem ve Itır Erhart konuştu. Kaan Hoca, medyadaki dilin değişmesi gerektiğinden bahsetti. Daha sonra ise cinsiyetçi dil çalışan Itır Hoca konuştu. Medyadaki cinsiyetçi dil, toplumsal cinsiyet ve kadının anneliği ile önplana çıkarılması konularını işledi. Bunun yanında çocuk kitaplarından ve bu kitaplardaki dilden bahsetti. Aslı Hoca ise, Defne Devrimi’ni dijital aktivizm temelinde değerlendirdi. Medyada taraflı, ayrımcı ve önyargılı bir dil kullanıldığını, dili kullanmanın bir tercih olduğunu anlattı. Kadının ‘ötekileştirilmesi’nin yanında, anti-semitik, homofobik ve nefret söylemini de içeren medyadan örnekler verdi.

Toplantının ikinci yarısının ilk yarıdaki güleç güruhu ne kadar tatmin ettiğini bilemiyorum, ama benim en başından beklediğim, arzu ettiğim duruş ve tavır buydu. Sonuçta yaptığınız işi ciddi olarak yapmazsanız, ciddiye alınma ihtimaliniz kalmaz. Defne Devrimi, üzerine ciddiyetle gidildiğinde ciddi sonuçlar alınabilecek bir hareket. Medyada erkek egemen söyleme topluca karşı çıkılması için hareketin toplumda daha çok duyurulması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu konuda düzenlenecek toplantıların toplumda ses getirmesi için tanınmış insanların toplantıya çağırılması başka, Armağan Çağlayan’ı toplantıya çağırıp salona girerken alkışlanmasını istemek başka bir durum takdir edersiniz ki.

Sonuç olarak… Pardon, toplantıdan ne yazık ki hiçbir sonuç çıkmadı. Benim düşünceme göre, Defne Devrimi, dijital aktivizmin Türkiye’deki en önemli örneği olmasına rağmen zamanla yok olmaya mahkum bir hareket. Zira örnekse ben, bir ikinci toplantıya katılmayı asla düşünmüyorum. Eminim ki harekete öncülük eden medya çalışanlarının niyetleri çok çok iyi; hepsi bu hareketin başarılı olması için çalışmaya, kendilerinden bir şeyler vermeye hazırlar. Ve fakat, bugünkü kişi sayısı ve toplantı tavrı ele alındığında hareketin başarılı olmasının bir ihtimali bulunmadığı kanaatindeyim. En nihayetinde medyada bir devrim gerçekleşecekse, o devrim medyada çalışan kadınlar istedikleri için değil, medyayı takip eden sade vatandaş talep ettiği için olacaktır. Bu hareket de tabana yayılmadıkça iyiniyetli medya çalışanlarının elinde heba olacaktır. Üzgünüm, ama malesef durum budur.

Umuyorum ki hareketin öncüleri bu durumun farkına varabilirler. Tabi bunun için öncelikle yapılan eleştirileri serinkanlılıkla dinleyip bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Defne Devrimi hepimizin, hepimiz eleştirelim, hepimiz sahip çıkalım. Medyadaki erkek egemen söylemi ancak böyle kırabiliriz.

Tagged in: , , ,

%d bloggers like this: