Batılı Gavurların beceremeyip “Bizim” becerdiğimiz ufak şeyler

 

Bir keresinde Amerika’da bir havaalanına indikten sonra yoğunluk yüzünden yaklaşık sekiz saat uçak içerinde beklemek zorunda kalmıştık. Kar fırtınası yüzünden çalışanlar havalanına gelememiş, işler durma noktasına gelmişti. O kadar saat uçakta kalmak kolay değil. Öyle ki sonlara doğru uçakta su bile kalmadı. Meyva suyu ve gazozla kuruyan boğazlarımızı ıslatmaya çalıştık. Pilotlar  beklemenin sebebinin uçagın körüğe yanaşmak için sıra beklemesi olduğunu sık sık anons etseler de uçak içerisinde tansiyon  oldukça yüksekti. Öyle ki uçağın kapısını açmak isteyen bir vatandaşımız, hosteslerin kapı açılırsa acil durum tahliye sisteminin devreye gireceğini, bunun da kendisine bir kaç bin dolara patlayacağını söylemesi üzerine eyleminden vazgeçti.

Bizim topraklarda olsa havaalanını yönetenlerin uçağı mutlaka körüğe yanaştırmak gibi bir dertleri olacağını sanmıyorum. Merdivenlerden birisini kapıya dayarlar, yolcuları bir otobüse doldurup tıka basa dolu bir bekleme salonuna yollarlardı. Böylece havaalanı çalışanlarından bir kısmı görevini başarıyla tamamlarken havaalanı içerisindeki işlemlerden sorumlu görevlilerin kucağına da binlerce yolcudan oluşan bir problemi bırakmış olurlardı.

Sonuçta uçak içerisinde saatlerce kapalı kalmak hem klostrofobik hem de riskli. Havacılık tarihinde birden fazla kez havaalanında yerde bulunan uçaklara başka bir uçağın çarpması sonucu ölümler olmuş. Bu yüzden en kestirme ve plansız yol olsa da yolcuların hemen tahliye edilmesini bizim becerebileceğimiz ufak şeylerden ilki olarak kaydedebiliriz. Problem şu ki bu ufak beceri benim bizimkilerin uçağı hemen tahliye edeceği varsayımıma dayanıyor. Bu yazıda amacım benim varsayımlarımla kafanızı şişirmk değil daha somut kanıtlarla bize özgü ufak becerileri belirlemeye çalışmak.

Imdadıma gene talihsiz uçak ve içindeki talihsiz biz yolcular yetişecek. Hemen arkamda sonradan yıllardır Amerika’da yaşadığını ögrendiğim Türkiye doğumlu bir kadın biri beş yaşında diğeri 6 aylık iki çocuğuyla oturuyordu. Zaman geçip de bekleme sonlanmayınca önce küçüğü sonra büyüğü birlikte ağlamaya başladılar. Küçükle uğraşan kadın bir yandan da büyüğe susması için yalvarıyordu. Bu yazıya konu olacağımı bilmeden kadına isterse kendisi küçükle ilgilenirken büyüğe göz kulak olabileceğimi söyledim. Fakat ne yaptımsa çocuğu suturamadım. Biraz sonra zavallı Anne de benden bu kadar deyip yelkenleri koyverdi. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. İmdada arkalardan başka bir Türkiye’li çift yetişti. Kadın olani duty freeden aldığı bir çocuk çikolatasını açmis, büyük olanı kontrol altına almayı basarmıştı. Erkek olan da ortalıktan kaybolan hosteslerden birini ağlayan anneye yardim etmesi için çağırmaya gitmişti.

Uzun lafın kısası, el birliğiyle bir aile faciasını önledik. Hatta bekleyişin son saatlerinde küçük bebek uyuyup da büyük sakinleştikten sonra koyu bir sohbete bile daldık. Bir ara büyüğün “Anne kakam geldi” demesi ve çikolatacı genç kadının ben götürürüm deyip Anneden önce çocugu kapması da hoş bir anı olarak kaldı. Havaalanından çıkarken Anne’ye sordum. Aynı yardım olayı Amerikalılar arasında mümkün olabilir miydi? Çok güçlü bir No! çıktı Anne’den. Çocuklara kötülük yapacaksınız diye başınız derde bile girebilirdi.

İnsan ırkı adaptasyon yeteneği sayesinde onbinlerce yılın zorluklarıyla, buz çağları, kıtlıklar, doğal afetler, kendi sebep olduğu afetler ile baş edip bugünlere gelebilmiş. Bir “teorem”[1] olarak düşünülüp düşünmeyi fazla sevmeyen dindarlar tarafından kafadan reddedilse de Evrim “Teorisi” bütün bu binlerce yıllık sürece ilişkin bilimsel bir tartışma yürüterek ipuçlarına ulaşmaya çalışıyor. Ben o kadar bilimsel olmak istemediğim için çok gerilere gitmeyeceğim.

17 Ağustos depremi bu topraklarda yaşanan büyük afetlerden biriydi. Bir metropolü ve çevresini tam ortadan vurdu ve arkasında binlerce ölü ve büyük bir yıkım bıraktı. Deprem sabahı Yalova ve İzmit’teki akrabalara acaba ne durumdalar diye bakmaya giderken yolda benzin alamadığımı hatırlıyorum. Eskihisar’dan arabalı vapura binmek için de iskele ile yol arasına kocaman bir sac yerleştirilmişti. İskele bir, bir buçuk metre kadar çökmüştü çünkü.

Sonrasında koca İstanbul gene deprem olur da evler tepemize yıkılır korkusuyla evlerde yatamadık. Boş arazilerde, parklarda araba kentler kuruldu. Ben, Anadolu Yakasında Ümraniye taraflarında geçirdim o sıralar bir kaç geceyi. Her geçen gece biraz daha düzene giriyordu araba-şehir. Minibüsünün arkasına

yatak atanlar, araba aküleriyle televizyon çalıştıranlar, semaverlerde çay demleyenler… Sanki yıllardır evlerde yaşamıyorlarmış gibi yeni duruma hemen uyum sağladı insanımız.Eminim ki bir daha evlere girilmeyecek dense bir kaç hafta içerisinde Dünya’ya ilk resmi araba-şehiri takdim edebilecektik. Deprem için yapılan geçici konutların da bazı insanlarımıza kalıcı konut olması olayın ayrı bir boyutu.

Bir keresinde otobüsten yolun kıyısında inşa edilmiş bir geçici konut alanı görmüştüm Sakarya civarında. Kapı girişlerine sundurma eklemişti bir çok ev.

Derme çatma sundurma eklentileriyle geçici deprem konutları, geçici deprem gecekondularına dönüşmüştü. Tabi ki “göçebe” geçmişimizin bu hızlı uyuma sebep olduğu söylenebilir. Ben sebepleri çok kurcalamadan bu  kaotik ortamlara hızlı uyum becerimizin ufak ama çok önemli bir becerimiz olduğunu düşünüyorum. Hızla gecekondulaşma “becerimiz” ileride insan ya da doğa eliyle bir afete maruz kaldığımızda bu topraklarda yaşayanlar olarak “türümüzün” devamı için avantajlar sunabilir.

Gene depremden devam edersek afeti izleyen günlerde tüm Türkiye bir yardım seferberliğine kalkıştı. O zamanlar çalıştığım yerde iki kamyon dolusu malzeme ile biz de çorbada tuzumuz olsun istedik. Gelen yardım kamyonlarıyla Sakarya’nın ana caddesinde trafik tıkanmıştı. Yıkıntılar arasından çıkartılan zavallı yaralılar bas bas bağıran sirenleriyle ambulanslar içerisinde trafiğin açılmasını bekliyorlardı. Önce caddeyi boşaltalım dedik. Arka sokaklarda kamyonla getirdiğimiz malzemeyi halka dağıtmaya başladık. Arkadaşlar dağıtım işiyle uğraşırlarken bir ara yıkıntılar arasında dolaşmaya çıktım. Orta yaşlı bir teyze camdan aşağıya bağırıyordu. “Kız koş! Gene kamyonlar geldi. Malzeme dağıtıyorlar! Bizim oğlanlar kutu kutu malzeme getirip yığdı eve”. Yardım çabamız amacına ulaşmıyor gibi görünüyordu. Geri dönüp duyduklarımı arkadaşlara ilettim. Onlar da sırada sürekli aynı kişileri görüp defetmekten bunalmışlardı. Kamyonlara atlayıp yardımı doğru yerlere verilir umuduyla Sakarya Kışlasına ilettik. (!?)

Yardım sırasındaki acemiliğimiz ve organizasyon bozukluğumuz bir yana, halkın aç gözlülüğü  de diğer bir yana bırakılırsa mazluma, düşene yardım etmek konusundaki çabamızın önemli bir ufak becerimiz olduğunu düşünüyorum. Gittikçe azalsa, kolaylıkla süistimal edilse ve çok çabuk dolduruşa gelerek karşı tarafa düşmanlığa dönüşme eğiliminde olsa da bu topraklarda yaşayanlar olarak zor durumda olanın durumunu anlamaya çalışmak ve ona yardım etmeye çalışmak gibi ufak bir becerimiz var. Bunu yaparken göz de çıkartıyoruz bizim Sakarya’da yaptığımız gibi. Ama bu başka bir yazının konusu. Tahmin edebileceğiniz gibi benim gözümle bakılınca tüm becerilerimiz de bunlardan ibaret değil. Bu da bir devam yazısının konusu.

 

 

 

 

 

 

 


[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Theory#Theories_vs._theorems. Neden bu Evrim Teorisi bir din gibi inanılması gereken bir şey gibi düşünülür? Ne olur biri bana anlatsın!

Tagged in:

%d bloggers like this: