Share this post with Digg

https://i0.wp.com/www.fikirhaber.com/wp-content/uploads/2011/03/erbakan-cenaze-ba%C5%9Fbakan.jpg
Zâtım dâhil herkes tarafından ?Hoca? (büyük harf ile) diye anılan Necmettin Erbakan?ın ölümünden beri, Akit okuyan bakkaldan, öz ifadesi ile ?gomonist? taksi şoförüne, köşe yazarından gazete okumazına kadar kime rastlasam, aynı soruyu sormakta: ?Ya hû… Biz mi bu adamın kıymetini bilemedik, ortada anlayamadığımız bir durum mu var??. Herkes, kimsenin Erbakan?ın arkasından kötü, ters bir söz etmemek konusunda gösterdiği özene şaşmakta.
Soru, kendi çerçevesinde doğru: siyasî kariyeri sona erdikten sonra pek ciddiye alınmayan, köşeye atılan,  âhir ömründe dahî terk edemediği iktidar ihtirâsı ya ikrah ya da istihzâ ile karşılanan, süngüsü düşmüş, eşi öleli ve de partideki can yoldaşları bile ona sırt döneli, biraz da küsmüş görünen Hoca?yı, emr-i hâk vâkî olunca, birden bire neredeyse her vatan evladı övgü ile, sevgi ile yâd etmeye başladı.
Esâsen, bunu da yadırgamak yanlış. Hoca ile yakın tanışıklığım yoksa da, kendisi ile birkaç mülâkat yapmış (1), seçim gezilerine katılmış, mecliste tâkib etmiş bir gazeteci eskisi sıfatı ile, bendeniz dahî tanığımdır ki Necmettin Erbakan gâyet ?sevimli? bir zât idi. Son derece irkiltici ve rahatsız edici lafları (2) bazan kılıfına da uydur(a)madan, esirgemesiz ortaya atmasına rağmen, karikatürcüsünden komedyenine, meclisteki muhalifinden kahvedeki Halk Partilisine kadar hemen hemen herkes için ?bizden? biri idi. İlk def?a siyaset sahnesinde parladığı 1973 seçimlerinden beri, her evde en az bir kişinin, hoşlanmasa, kızsa da, pek de derin bir antipati duymaksızın taklidini yapmaya çalıştığı, ?hane halkı?ndan biri idi. Politik çizgisinden, ilişkilerinden, vaad ettiği dünya düzeninden nefret edilse de, şahsından pek nefret edilmezdi, çünkü Hulûsî Kentmen?vârî bir ?tonton? tarafı da vardı.
Ama Hoca?ya bâd-el mevt gösterilen teveccühün düğümü burada değil, Türk ahâlînin meşhuuuuur ?balık hafızası?nda…  Üstelik Hoca ile doğrudan ilişkisi de sınırlı, asıl mes?ele bir tür ?zeitgeist? işi, daha doğrusu bir kollektif hâlet-i ruhiye mes?elesi.
Gelin, şöyle bir 15 sene öncesine doğru, Hoca?nın nihâyet hayatının emeline kavuşup, ?Başbakan Erbakan? olabildiği günlere (3) hayâlî bir yolculuk yapalım… Susurluk patlamış, milletin temiz toplum talepleri ayyûka çıkmış, memleket akşamları tava, tencere sesleri ile inlemekte… Hoca, başbakanlığı gümbürtüye gitmesin diye, tepkileri ?gulu gulu dansı? falan deyip geçiştirme peşinde… Hukûmet,  pamuk ipliği üzerinde çiftetelli oynamakta, ortakların birbirine güveni sıfırın altında, basın, ordu, yargı ve hattâ üniversite üstlerine gitmekte… Konjonktür alabildiğine tadsız… Ekonomi berbat, devlet mekanizması kokuşmuş, yolsuzluk ?algılaması? en tepelerde… Ülkenin itibârı yerlerde sürünmekte. Şiddet kol gezmekte… Apo, dış politikayı belirleyen baş kişi, Kürt ayrılıkçı örgütlerin sesi Dışişleri?nden daha baskın yurt dışında…  Alamanya?da gazeteler Türkiye bayrağının üzerine Tansu (Çiller) Hanımın sûreti yanına eroin şırıngası basıp alenen hakâret etmekte, vs., vs… Bunlar ki, sadece yüzeydeki görünümler. Daha derinde yatan sosyal, ekonomik kokuşmuşluk, kültürel çöküntü, entellektüel yozluk vs., daha sonra 28 Şubat?ı ve AKP? yi yaratacak bir süreç hâlinde, fokur fokur kaynamakta…
Sonrası, 28 Şubat, Erbakan?ın yerine Bülent Ecevit ile Mesut Yılmaz ikilisinin koalisyonları, yine çamur, yine çirkef, yolsuzluk, baskı, Doğu?da kan, savaş, gırtlağı aşan fukaralık, vs., vs… Oyun aynı oyun, aktörler değişmekte.
Bunca bâdirenin içinde yayıktaki ayran gibi sallanırken tutunacak yer arayan milyonlarca darma dağın, ?toplum? olmayı özleyen bir ?topluluk? görünümünde insan, bir ?ruh birliği? arayışı içinde. Aynı mekânda tıkış tıkış, üst üste idâme-i hayat eylemek yerine, ?birlikte yaşama?nın varoluş temellerinin üzerinde yükseleceği, tümü kapsayan bir ?sosyal sözleşme? gereğini hissetmenin, nuhtemelen bilinçsiz ama mutlak arayışı bu… Toplumsal talebi anlamaya hafsalası yetmeyen siyaset mekanizması ve siyasîler ahâlîdeki ?farklılıkta ortak birlikte yaşama? talebini, ?toplum olmanın sözleşmesi?ni tasarlayarak tesis etmek yerine, farklılık çizgilerine baltayı vurarak arayışları mutlak boşa çıkarmanın, param parça etmenin yıkıcı şehveti…
Derken, o girdabın içinde, Barış Manço diye bir adamın anî ve beklenmedik ölümü…

***

Hatırlıyor musunuz Barış Manço?nun cenazesini? Türkiye?de sanıyorum Barış?ın cenazesinde toplanan sayıda kişi, hiç bir miting, maç, konser, doğum günü, cenaze ve akla gelebilecek her hangi bir kutlama, anma, yas vs. gösterisinde hazır bulunmamış idi. Boğaz köprüsü, Beylerbeyi, hattâ karşıda Kuruçeşme sırtları, salkım salkım insanla dolu idi. Yollar, bırakın trafiği, adam almıyordu… İstanbul?da elden ayaktan kesilmemiş kim varsa, o kış günü Barış?ı uğurlamaya gelmişti sanki.
Barış Manço 40 yılı bulan müzik hayatı boyunca hayli populer bir şarkıcı idi. Gelgelelim, aslâ bir ?kült? şahsiyet mertebesine ulaşamadı. Seveni çok olsa da, herkesin taptığı, yolunu izlemeye hazır olduğu bir ikona değil, eğlendirici yönü önder, rehber niteliklerinin çok ötesinde biri idi. Aslâ ölümüyle bir düşünme ve varolma biçiminin, bir protestonun milyonları peşinden sürükleyen, sevmeyenlerini bile etkileyen sembolü, meselâ bir John Lennon sayılamazdı…
Barış Manço?nun cenazesinde toplananlar sevdikleri bir ikonaya son vedâ için orada değildiler. Onlar, anomik, yâni birlikte yaşama normlarının geçerliğini ve bağlayıcılığını  yitirdiği, dejenere olmuş bir insanlar topluluğunun bireyleri olarak, Durkheim?ın ?toplumsal bilinç? adını verdiği tasavvurun peşinde idiler. Toplumu, salt bireyleri ile değil, o bireylerin düşünme ve yaşama metodolojisinin bir bütünü çerçevesi içinde birarada tutan, kuşaklar arası pürüzsüz geçişleri mümkün kılan, topluma karakterini kazandıran ?ruh?tur, toplumsal bilinç.
O gün Barış?ın tabutu arkasından gidenler, Barış?ın şahsında, bütün fikrî ayrılıklarının, düşünme ve yaşama uslûbundaki farklılıkları, dünyaya bakış açılarının özgüllükleri ve de yaşadıkları tecrübelerini seçmekteki özgürlükleri için, pek de artiküle edip, somut ifadelere kavuşturamadıkları bir utopianın gerçekleşebilirliğine duydukları bilinç dışı inan için orada idiler. O inan, eğer bir rasyonalite ile desteklenebilse, bir felsefeler manzûmesine dönüştürülebilse, insanların ruh ve zihinlerinin işleyişine ışık tutabilse, böylelikle, onca kişi de inandığını da, reddettiğini de sınayabileceği bir mihenke kavuşabilseydi, toplumsal bilinç, yani ?toplumun ruhu? da somutlaşabilecekti belki. Barış, siyasetten uzak yaşamı, belirsiz ideolojisi, kimseyi karşısına almayan tutumu, cana yakın, herkes ile dost olmaya hazır  havası ile o birlik arzusunun, özleminin, talebinin simgesi oluvermişti o gün âniden ölmekle… İnsanlar, onu gömmeye değil, birlikte yaşarken kendileri olabilme haklarını Prometheus gibi asırlardır çakılı durduğu mezardan çıkarmak uğruna cenazesine koşmuşlar, tabutunun peşinde kuyruklar oluşturmuşlardı.
Barış Manço?nun cenazesinde, bir âbideye dönüşen insanlar, bir toplum olabilmek için gerekli ?rûhun? telâffuz edilebilir hâle gelmesi için bir çağrıyı işitmek dileği ile çırpınan, debelenen, yakaran dev bir topluluğun soyutlayıp da dile getiremediği somut çığlığı idi!..
Aynı görüntü, daha sonra da ara sıra, ama hep cenazelerde tekrarlandı. Benim hatırladığım, en son Hrant Dink?i gömerken toplanan muhteşem ve rengârenk kalabalık cinayeti protesto etmenin ve maktûlden özür dilemenin ötesinde, bu birlikte yaşayabilme arzusunu ve talebini bir kerre daha anıtlaştırmakta idi. Erbakan için yapılan tören de, Hoca?nın arkasından söylenip yazılan dostane duygular da, bence, kıymetini bilip bilememekten çok, tıpkı Manço gibi, Hrant gibi, diğerleri gibi, ölümleri dolayısı ile  bireysel hayatlarının çok ötesinde bir kıymetin kollektif hâfızada canlanmasını sağlayan simgeler, ?toplumlaşabilmenin? somut ifâdesi olmasından ötürü bir iyimserlik ve uzlaşma ortamı imlemekte idi.
Hoca sağlığında İslâm?ı birleştirmenin ve de İslâm?da birleştirmenin mücahidi idi. Yoldaşları elbet de cenazesinde buluştular, ardından dualarını okudular. Ama en büyük zaferi, İslam?a da inansa, hiç de inanmasa, Hoca?nın tâbiri ile ?patates dîni?nden de olsa, patates dînini bile takmasa bile, sırf bu diyârın, her biri başka tel, her biri başka telden çalar insanları olarak topluluktan topluma evrilme isteğinin hâlâ dahî ölmediğini, cenazesini de o toplumsallaşm ruhunun ebediyyetine vesîle teşkîl eylemekle kazanmış olsa gerekir.
Taksîrât ve mağfireti, Hoca ile inandığı Allah arasındadır. Bize itikâdımız dâhilinde, hem Hoca?nın rûhuna, hem de cenazesi akabinde ışıldayan o ?çoğunluğun içinde tekillikte kendini yaşatan çokluk? ışığında parlayan toplumsal rûhun vücut bulması için dua etmek kalmıştır.
———–

  1. Hem de söyledikleri koalisyon ortaklarını bunaltan, hükûmetleri ırgalayan cinsten mülâkatlar… Ben kendi adıma emin değilim, hatırlamıyorum ama İlnur Çevik meşhur ?bakacağız kadayıfın altı kızardı mı? deyişinin benim bir soruma cevaben söylendiğini iddia ederdi.
  2. Meselâ, ?değişim kanlı mı olacak kansız mı? demeci gibi…
  3. Doğrusunu isterseniz, ?tonton? Erbakan?ın ?sevimli? imajının en ciddî hasar gördüğü, antipatilerin nefrete dönüştüğü hayat kesitidir bu dönem…

Tagged in: , ,

%d bloggers like this: