Share this post with Digg

https://i2.wp.com/www.minare.net/wp-content/uploads/2010/01/musiad.jpg?resize=468%2C202

Bu kısa yazıda  günümüz sosyal yaşamında önemi giderek artan çoğulculuk düşüncesi ile bu düşünce biçiminin siyasal yaşamımızdaki izdüşümü olan katılımcı demokrasi ilkesini ve sivil toplum örgütlerinin bu genel çerçevedeki konumlarını biraz da eleştirel bir bakışla göstermeyi umuyorum.

Fuat Keyman ya da Murat Belge gibi çoğulcululuğu ve siyasal katılımcılığı toplumun mikro düzlemlerinde bulmaya çalışan akademisyenlerin üzerinde durdukları temel nokta; sivil toplum örgütlerinin toplumdaki farklı bireyleri ve onların isteklerini bir araya getirerek değişiklik yaratabilecek örgütler olduklarıdır. Bireyin temel çıkış noktası olarak alındığı bu bakış açısında; alttan üst tarafa doğru yönelen bir değişimin veya değişim isteğinin izlerini bulabiliriz. Ancak çoğulcu akademisyenlerin de belirttiği üzere bu değişim Türkiye?de bazı sebeplerden olmamaktadır ve bunun sonucunda Türk sivil toplum örgütleri de işlevlerini yerine getirememektedir. Adını Türk modernleşmesinin tepeden inmeci zihniyeti olarak koyduğumuz engeller bütünü bir türlü bu sivilleşmeye ve çoğullaşmaya izin vermemektedir. Türk toplumunun kültürel yapısından, geçirdiği devrimin sertliğine; elitler- yönetilenler ayrımının keskinliğinden kurum kültürünün gelişememesine kadar bir çok sebep sayabileceğimiz  bu zihniyet, özellikle son siyasal gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde ( örneğin 2002 yılından sonra başlayan siyasal süreç- Merkezdeki iktidar  sahiplerinin  yerini çevreden gelenlere bırakması-) artık yıkılmaya başlamıştır. İşte bu noktada sivilleşememenin sebeplerini sade ve indirgemeci bir yaklaşımla ? tepeden inmeciliğe? bağlamanın yanlışlığı ortaya çıkmıştır,  buna belirli akademisyenler de destek vermektedir. Sivil toplum örgütlerinin gelişememesine yol açan temel sorunlar daha derinde durmaktadırlar. Zihinyetlerimizde ve yarattığımız ortak akılda mevcutturlar.

Var olan olaylara isimler koymak,  bu varoluşları isimlendirerek kendi yanına çekmekle ilişkilidir yani bir anlamda var olanı anlamlandırarak ona sahip olmaktır. Türkiye?de de bu sahip olma tarzı genellikle kötü adlandırarak sahip olmak şeklinde  yaygın bir biçimde yapılmaktadır. Örneğin biz toplum olarak çeşitli sendromlarımızdan dolayı ve köklerini belki de Bizans yönetim biçimine kadar götürebileceğimiz tek tanrıcı ve tek imparator?cu anlayışımızın neticesinde sivil toplum örgütlerine toplum olarak kötü gözle baktık. Yönetenin tek ve kutsal olduğu bu toplum anlayışında sivil toplum örgütlerine verdiğimiz isim kötü oldu ve biz ( bu toptan akıl) sivil toplum kavramına kötü anlamda  sahip olduk,  sivil toplum örgütlerini bütün pozitif anlamlarından soyutlayarak ve sadece kötü ve tehdit olarak adlandırarak?

Örneğin Kürt sorunu ya da gay ve lezbiyenlerin hakları ile ilgilenen sivil toplum örgütleri hemen ötekileştirilirken, onları ötekileştiren zihniyetler hemşeri örgütlerinde ya da kendilerine ait meslek odalarında da aynı sivil toplum pratiğini yarattıklarını görmediler ya da anlamadılar bile. İşte bu tip yanlışlar yüzünden Türkiye?de sivil toplum pratiği hep eksik kaldı ve yanlış anlaşıldı. Bir diğer örnek ise Türkiye?de iktidara gelenin kendi sivil toplumunu kayırdığı gerçeğidir. Burada bugünlerdeki ana gündemimiz olan TÜSİAD- MÜSİAD ayrışması, sivil toplum örgütlerinin Türkiye?de nasıl anlamlarından saptırıldığını ve belirli politik akımların koruyucu kanatlarına girmez ise bertaraf olacağını oldukça net bir şekilde, ilk ağızdan göstermektedir. Bu iki işveren sivil toplum örgütünün hedef ve amaçlarını kendi internet sitelerinden aldığım birkaç cümleyle karşılaştırmam gerekirse; örneğin TÜSİAD; ?TÜSİAD, toplumsal barış ve uzlaşmanın sürdürüldüğü bir ortamda, ülkemizin ekonomik ve sosyal kalkınmasında bölgesel ve sektörel potansiyelleri en iyi şekilde değerlendirerek, ulusal ekonomik politikaların oluşturulmasına katkıda bulunur. Türkiye?nin küresel ölçekte tanıtımına katkıda bulunur, Avrupa Birliği üyeliği sürecini desteklemek üzere uluslararası siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel ilişki, iletişim, temsil ve işbirliği ağlarının geliştirilmesi için çalışmalar yapar, görüş oluşturur, projeler geliştirir ve bu kapsamda etkinlikler düzenler[1] derken, aynı şekilde MÜSİAD?da, ?Kişilerin ve kurumların kazanması ve kalkınması ile birlikte; ülkemizin ve toplumumuzun da sosyal ve kültürel, siyasal ve ekonomik, bilimsel ve teknolojik yönlerden kazanması ve kalkınmasına; daha mutlu ve müreffeh, daha güçlü ve muteber bir ülke, toplum düzeyine çıkmasına katkıda bulunmak?[2]? olarak açıklamaktadır. Aynı şekilde bu iki işveren örgütü de hedef kitle olarak Türkiyeli işverenleri seçmişlerdir ve aslında aynı sınıfa ve zümreye hitap etmektedirler. Bunun yanında üyelerine olan yaklaşımlarda da birbirlerinden genel anlamı ile pek farkları yoktur. İkisi de üyelerini belirli bir kültürel ve akli seviyenin üstüne çıkararak belirli bir ticari hedefe varmaya çalışmaktadırlar. Ancak hedef kitlesi ve amaçları örtüşen bu iki sivil toplum örgütü politik ve siyasi değişimler neticesinde kendi anlamlarının dışına çıkmakta ve kavgada kullanılan birer koz?a dönüşmektedirler. Ayrıca 90?lı yıllarda tecrübe ettiğimiz, yöneten elitin kendi sivil toplumunu kurması ( Atatürkçü Düşünce Derneği ya da Mehmetçik Vakfı ve belki de TEMA vakfı  gibi) 2010?lu yıllarda bu sefer diğer taraftan aynı zihniyetle yeniden  gelmektedir ve belki de Sivil Toplum lügatına ilk kez ?tehditkar sivil toplum örgütleri? başlığını açmamız gerekebilecektir.

Bu gibi politik tehditlerin ve istismarların sivil toplum örgütlerinin yapılarına sirayet etmemeleri için, kurumlaşmanın ve derinleşmenin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Fuat Keyman?ın da belirttiği üzere bu iki kavram sivil toplum örgütleri için çok önemlidir ve gerçekleştikleri müddetçe gerçek bir katılımcılık ve çoğulculuk ortaya çıkabilecektir.


[1] Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği Tüzüğü, 2. Madde, “Derneğin Amacı”

[2] http://www.musiad.org.tr/MusiadHakkinda.aspx?id=3

Tagged in: ,

%d bloggers like this: